Kurana göre dört terim


KUR’AN’A GÖRE DÖRT TERİM

KİTAB HAKKINDA...

İnsan, İlah’ın ne olduğunu, Rabb'ın ne anlama geldiğim, ibadetin neden ibaret olduğunu, Dinin neye dendiğim anlamazsa, şüphesiz, Kur'an-ı Kerim'in tamamı onun gözleri önünden, manasından hiçbir şey anlaşılmayan, gelişi güzel bir söz yığını gibi geçer gider. Bu durumda da Tevhid'in hakikatini bilemez; şirkin mahiyetini kavrayamaz. ibadetini Allah'a tahsis etmeye gücü yetmediği gibi, dininde de ihlasla Allah'a yönelemez. Bu dört terimin ifade etmek istediği mana, şahsın zihninde kapalı, karışık kalırsa ve onların manaları hakkında insanın bilgisi noksan olursa, tabi ki ona Kur'an-ı Kerim'in hidayet ve irşad adına sunduğu şeyler de karışık görünür. Kur'an-ı Kerim'e inanmakla beraber inancı ile bütün amelleri noksan kalır.

YAZAR HAKKINDA...

Ebu'l-Â'lâ Mevdudi 1903 yılında Pakistan'ın Haydarabad Dekkan bölgesinde doğdu. Hint Yarımadasının büyük âlim yetiştiren ailelerinden birine mensup olan Mevdûdî'nin babası, çocuğunu İngiliz sömürge eğitiminden uzak özel bir eğitimle yetiştirdi. Özel öğretmenlerden aldığı derslerle yetişen Mevdûdî, İngilizce, Arapça ve Farsça'yı öğrendi.

1920'de babasının vefatı üzerine çalışma hayatına atıldı ve 17 yaşında iken Hint Kıtası müslümanlarının büyük bir ilgi ile izlediği "el Camiat"gazetesinin Yazı İşleri Müdürlüğüne getirildi. Daha sonra "Tercüman'ul Kur'ân" adıyla bir gazete çıkarmaya başladı. Pakistan'ın bağımsız bir devlet olarak kuruluşundan sonra da Cemaat-i İslâmiyye'yi kurdu ve 1976 yılına kadar bu teşkilâtın liderliğini sürdürdü.

Ebû'l-A'la Mevdûdî, fıkıh, ekonomi, siyaset, tarih, siyer, sosyoloji, kültür tarihi ve Kur'ân ilimleriyle ilgili önemli eserler yazdı; eserleri birçok dile çevrildi. Yüzyılımızın en büyük bilginleri arasında yer alan Mevdûdî, 1979 yılında vefat etti.

İLAH - RAB - İBADET - DİN

Kur'ani kavramların temeli ve Kur'an'ın mesajı bu dört kelimenin çevresinde odaklanmıştır. Kur'an-ı Kerim'in çağrısının özü şudur: Allah bir ve tek İlâhtır; ortağı yoktur. Kulların muhtaç olduğu tek Rab'dır. On’dan başka ilâh da yoktur; Rab da... İlâh'lık ve Rab'lıkta kimse O'na ortak olamaz. İnsana gerekli olan, O'nu tek ilâh olarak kabul etmesi, O'ndan başkalarını Rab kabul etmemesi, başkasının ilâhlığım tanımaması, yalnız O'na ibâdet edip başkasına tapmaması, dinini Allah-u Teâlaya tahsis etmesi, O'nun dininden başka bütün dinlere karşı koymasıdır.

Nitekim bu husus Kur'an-ı Kerim'de şöyle açıklanmıştır:

"Biz senden evvel hiçbir peygamber göndermedik ki, ona şöyle vahy etmiş olmayalım: Gerçek şudur ki, benden başka hiçbir ilâh yok. O halde bana ibâdet edin" (Enbiya, 25)
"Oysa onlar, tek olan bir İlâh’a ibâdet etmekten başkasıyla emr olunmadılar. O'ndan başka ilâh yoktur. O, onların ortak koştukları şeylerden münezzehtir." (Tevbe, 31)
"Hakikat şu (tevhid ve İslam dini) bir tek din olarak sizin dininizdir. Ben de sizin Rabbinizim. O halde (başkasına değil) bana kulluk edin" (Enbiya, 92)
"De ki: "O, her şeyin Rabb'ı iken ben Allah'tan başka bir Rabb mı arayacağım?" (En'am,164)
"Artık kim Rabb’ına kavuşmayı ümit ediyorsa salih bir amel işlesin. Ve Rab'bına ibâdette (hiçbir kimseyi ve hiçbir şeyi) ortak tutmasın" (Kehf, 110).
"And olsun ki, biz her ümmete: "Allah'a kulluk edin, tağuttan sakının" diye (tebligat yapması için) bir peygamber göndermişizdir". (Nahl, 36)
"Şimdi onlar Allah'ın dininden başkasını mı arıyorlar? Halbuki göklerde ve yerde ne varsa (hepsi) ister istemez O'na boyun eğmiştir. Nihayette O'na döndürülüp götürüleceklerdir." (Âl-İmran, 83)
"De ki: Ben, Allah'a O'nun dininde ihlas edici olarak ibâdet etmemle emr olundum." (Zümer, 11)
"Şüphe yok ki Allah benim de Rabbim, sizin de Rabbiniz.Öyle ise O'na kulluk edin. İşte doğru yol budur." (Âl-i İmran, 51)

Bu birkaç ayeti yalnızca örnek olsunlar diye sıraladık. Aslında Kur'an-ı Kerim'in hidayet ve irşad olarak getirdiği her şey sadece bu dört terim etrafında döner. Kitab-ı Hakîm'in konusu ve temel görüşü şu dört esastan ibarettir:

Allah, Rab ve ilâhtır. O'ndan başka ilâh da Rab da yoktur. İnsanın yalnızca O'na ibâdet etmesi gerekir. Din'in sadece O'na has kılınması gerekir.

DÖRT TERİMİN ÖNEMİ

Kur'an-ı Kerim'i öğrenmek, anlamının derinliklerine inmek isteyen kimsenin bu dört kavramdan her birinin gerçek anlamlarını bilmesi, tam ve kapsamlı olarak neyi ifade ettiklerini anlaması gerekir. İnsan ilâhın ne olduğunu, Rabb'in ne anlama geldiğini, ibâdetin neden ibaret olduğunu, dinin neye dendiğim anlamazsa, şüphesiz, Kur'an-ı Kerim'in tamamı onun gözleri önünden, mânâsından hiç bir şey anlaşılmayan, gelişi güzel bir söz yığını gibi geçer gider. Bu durumda da, tevhidin hakikatini bilemez; şirkin anlamını kavrayamaz; ibâdetini Allah'a tahsis etmeye gücü yetmediği gibi, Din'inde de ihlasla Allah'a yönelemez. Bu dört terimin ifâde etmek istediği mânâ zihinlerde kapalı, karışık kalırsa ve onların mânâları hakkında insanın bilgisi noksan olursa,tabii ki ona Kur'an-ı Kerim'in hidayet ve irşad adına sunduğu şeyler karışık görünür. Kur'an-ı Kerim'e inanmakla beraber, inancı ile bütün amelleri noksan kalır. Durmadan "Allah'tan başka ilâh yoktur" kelime-i tevhidini tekrarladığı halde Allah'tan başka birçok ilâhlar edinir. Her zaman Allah'tan başka Rab olmadığını söyler durur; fakat pratikte Allah'ın dışında başka Rablara itaat eder; boyun eğer. Bütün doğruluk ve ihlası ile Allah'tan başkasına ibâdet etmediğinden, O'ndan başkasına boyun eğmediğinden dem vurur da bunun yanında Allah'tan gayri bir çok ilâhların kulluğuna bağlanır, kalır. Yine aynı şekilde bütün şiddet ve kuvvetiyle Allah'ın dininin gölge ve himayesinde olduğunu bağıra bağıra söyler. Birisi kalkıp kendisini İslam'dan başka bir dine nisbet ederse, ona hücum eder, savaş açar da, bütün bunlara rağmen çeşitli dinlere bağlanmış olarak yaşar durur.

Şüphesiz ki bu şahıs Allah'tan başkasına dua etmez, O'ndan başkasını ilâh ve rab olarak adlandırmaz. Lakin bunu sadece dili ile yapar. Bunun yanında bu iki kelimenin kullanıldığı anlamda bir çok ilâhlar, çeşitli rabler edinir de, bundan haberi bile olmaz. Bu durumdaki birisine, başka başka ilâh ve rableri Allah'a ortak ettiğim ve dinde şirk koştuğunu anlatarak uyandırmak istediğin zaman üzerine hücum eder ve buna şiddetle tepki gösterir. Ama o gerçekte, dinin ve ibâdetin gerçek amaçları bakımından şüphesiz ki Allah'tan başkasına ibâdet etmekte ve O'nun dininden başka bir dine girmiş bulunmaktadır. Buna rağmen böyle bir kimse, gerçekte işlediği amellerin Allah'tan başkasına kulluk anlamına geldiğim bilmez. Oysa içinde bulunduğu durum, aslında Allah'ın hoşnutluğunu taşımayan başka bir Din'in ifadesidir.

Hatalı Anlayışın Gerçek Sebebi:

Cahiliyet devri ile onu izleyen İslam devirlerine baktığımızda şu gerçeği görüyoruz: Kur'an Kerim, Araplar arasında nazil olup onlara sunulduğu zaman, onlardan her şahıs ilâh'ın mânâsının ne olduğunu, rabdan neyin kastedildiğini anlıyorlardı. Zira ilâh ve rab kelimelerini öteden beri dillerinde kullanılıyordu. Bu iki kelimenin anlattığı bütün mânâları kuşatan bir bilgiye sahiplerdi. Bunu için onlara: "Allah'tan başka ilâh yoktur" dendiğinde, ne demek istendiğini ve neye davet olunduklarım tamamen anlıyorlardı.

Belirsizlik ve karışıklığa meydan vermeksizin, konuşanın neyi yok saydığı ve Allah'tan başkasını ne ile vasıflandırmaktan menettiği, hangi şeyi Allah'a tahsis edip, O'na ihlasla has kıldığı insanlar tarafından açıkça anlaşılıyordu. Küfredenler küfürlerinin Allah'tan başkasının ilahlık ve rab lığı ile neyi iptal ettiğini açıkça bilerek küfrediyorlar, iman edenler bu inancı kabul etmenin neleri gerekli kıldığını veya nelerden uzaklaşmalarını öngördüğünü kesin bir şekilde bilerek inanıyorlardı.

Din ve ibâdet kelimeleri de aynı şekilde dillerinde oldukça yaygın idi. "Kurun ne olduğunu, hangi tavır ve duruma "kulluk" denildiğini, "ibâdet" ismi verilen amelî programın neden ibaret bulunduğunu, "din"den neyin kastedildiğini, bu kelimelerin içine aldığı mânâların neler olduğunu tamamen biliyorlardı. O bakımdan onlara: "Allah'a ibâdet edin, tağutlardan sakının, Allah'ın Dini'ne, diğer bütün dinlerle ilişkiyi tümden keserek girin" denildiği zaman, bu Kur'ani davetin mânâsını anlamakta hataya düşmüyorlardı. Bu kelimeleri işittikleri zaman, bu davetin, kendilerinin yaşam tarzlarında ne tür bir değişikliği gerçekleştirmek istediğini gayet iyi anlıyorlardı.

Lakin bu parlak devri takib eden zamanlarda, Kur'an-ı Kerim'in nazil olduğu devirdeki insanların arasında bilinen bu kelimelerin mânâları doğru ve gerçek mânâlarından sapmaya başladı. Hatta bu dört kelimeden her biri, daha önce ifâde ettikleri geniş mânâlarını kaybederek daralmaya başladılar. Böylece kapalı, müphem ifâdeleri ile özel, sınırlı, dar mânâ kalıplarına sıkışıp kaldılar. Bu durumun iki sebebi vardı:

1.Sonraki devirlerde halis Arapça’nın yozlaşması ve arap zevk-i seliminin azalması.
2.İslam toplumunda doğup yetişenler açısından ilâh, rab, ibâdet, din kelimelerinin, Kur'an-ı Kerim'in nazil olduğu zamanki câhili toplumda ifade ettiği etkili anlamın, o boyutta etkili olmaktan çıkmış olması.

Bu iki nokta son devir müfessir ve dilcilerini, Kur'an kelimelerinin çoğunu, asıl anlamları yerine, kendi dönemlerindeki müslümanların anlayışlarına göre açıklamaya sürüklemiştir. İşte bundan örnekler:

İlâh kelimesini, heykel kelimeleriyle eş anlamlı gibi açıklamaya koyuldular.
Rab kelimesini, terbiye eden, yetiştiren, halkın eğitimi ile ilgilenen otoritelerle eş anlamlı yaptılar.

İbâdet kelimesine, mezhep (Religion) kelimesinin anlamını yüklediler.
Tâğût kelimesini, put ve şeytanla tefsir ettiler.

Neticede insanlar, Kur'an'ın dâvetindeki hakiki gayeyi, öz maksadı idrak edemez oldular. Kur'an, onları Allah'tan başkasını ilâh edinmemeye çağırdığı zaman, putları terk etmekle, heykellerden kaçınmakla Kur'an'ın isteklerini hakkıyla yerine getirdiklerini zannettiler. Hakikatte ise, ilâh kavramının içine aldığı bütün diğer mânâları ile putlar ve heykellerden başka şeylere yönelmekte devam edip durdular. Bu amelleri ile, Allah'tan başkasını ilâh edindiklerinin farkına bile varmadılar. Kur'an-ı Kerim, "Allah, hakiki Rab'tır. O'ndan gayrisini Rab edinmeyin" deyince: "İşte biz o kimseleriz ki, Allah'tan başkasının mürebbimiz ve işlerimizi de gözeten olmadığına inanırız. Bununla da tevhid yolunda imanımız olgunluğa ermiştir" derler. Ancak onların çoğu, "Rab" kelimesinin kapsadığı ve "mürebbi" anlamı dışında kalan diğer mânâları açısından, Allah'tan başkasının Rablığına teslim olmuş oluyorlar. Kur'an'ın onlara: "Allah'a ibâdet edin, tağutlardan sakının" diye hitâb ettiği zaman: "Putlara tapmayız; Şeytana kin besler, lanetleriz; Allah'tan başkasına huşu duymayız. Kur'an'ın bu emrine tam bir bağlanışla uyarız" derler. Halbuki taşlardan yontulmuş putlar haricinde, nice tâğutların eteklerine, zaman zaman ilâhlığın dışında olmak üzere sımsıkı yapışmakta devam edip dururlar. İbâdetin diğer çeşitlerini, Allah'tan başkasına tahsis ederler.

Bunu din hususunda da söyleyebiliriz. İnsanlar, dini Allah'a samimiyetle has kılmak tabirinden İslam Dini'ne mensup olup, Brahmanist, Yahudi ve Hristiyan v.s. olmamak mânâsını çıkarıyorlar. Bundan dolayı da, İslam Dini'ne mensup olduğunu söyleyen her şahsın dinini samimiyetle Allah'a has kıldığını zannediyorlar. Oysa ki onlardan birçoğu, din kelimesinin içine aldığı geniş mânâlar yönünden, hiç de dinlerini ihlasla Allah'a has kılan kimseler değillerdir

Hatalı Anlayışın Neticeleri:

Tartışılamayacak gerçek şudur: Kur"an öğretilerinin çoğu insanlara gizli kalmıştır. Hatta diyebiliriz ki, O'nun yüce ruhu ve mesajının temeli -başka bir sebep olmaksızın- yalnızca bu dört esas terimin, cehalet perdesi ile kapanması neticesinde kaybolmuştur. İşte bu, kendilerini Müslüman sayanların İslam Dini'ni kabul etmelerine rağmen iman ve amellerinde zayıflık ve eksikliğe sebep olmalarının en büyük etkenidir. Bütün bunlardan dolayı Kur'an-ı Kerim'in hakiki gayesinin açıklığa kavuşması için, bu dört terimin eksiksiz bir şekilde açıklanması gerekmektedir.

Bununla beraber bu terimlerin ifâde ettiği mânâları daha önce yazmış olduğum bir kaç makalede özetlemeye teşebbüs etmiş idim. Ancak şu ana kadar yazdıklarım, bu konuda zihinlere yerleşmiş olan hataları söküp atmaya kâfi gelmeyecektir. Bazıları bununla kanaat etmeyip yeterli görmeyecekler, bu açıklamaları rahatlıkla kabul edemeyeceklerdir. Zira onlar, bu kelimelerin mânâları olarak, Kitab-ı Aziz'in ayetlerini delil göstermeksizin meydana getirdiğim bütün açıklamaları, kafamda tasarladığım şahsi görüşlerim zannedecekler. Görünen de odur ki, benimle aynı görüşü paylaşmayanları ve bu hususta bana muvafakat etmeyenleri ikna etmek mümkün değildir. Bundan dolayı, elinizdeki kitapta bu dört terimin ifade ettiği mânâları, Kuran'dan çıkardığım deliller ve lügat kitaplarında yer alan izahlara dayanarak açıklamak istedim.

Allah izin verirse, söze evvela İlâh kelimesi ile başlayacağım. Sonra sırası ile Rab, ibâdet ve Din kelimelerine geçeceğim.

Ebu'l-A'lâ Mevdûdî

İLAH KELİMESİNİN DİL YÖNÜNDEN ARAŞTIRILMASI

(İlah) kelimesi :Lugat kitaplarında yer alan bu kelimeyle ilgili açıklamalar Tefsir-u İbni Kesir , 1. 19-20;Taberi Tefsiri haşiyesinde ki Nisaburi Tefsiri 1. 65-66 sayfaların da geçmektedir.

a) ”Filana ısındım alıştım”
b) Korktuğu bir iş başına geldi” ”Başkası onu korudu , kurtardı.”
c) ”Adam adama aşırı sevgisinden dolayı yöneldi.”
d) ”Deve yavrusu anasına düşkün oldu”
e) ”Kulluk etti”
f) ”kelimesi hicaplandı,örtündü gizlendi manasına ’den türemiştir de denilmiştir. kökünden alınarak yukarı da gösterilen manalardan açıkça anlaşılıyor ki ibadet,kulluk ve mabud tanrı manası kullanılır.

1.İnsanın zihninde ibâdete ve ilâh edinmeye iten etkenin asıl kaynağı, kişinin muhtaç ve güçsüz oluşudur.
İnsan, kendisinin ihtiyaçlarını gidermeye gücü yeten, sıkıntılara karşı ona yardım eden, gerektiği an onu koruyan, ızdırap ve korkusu halinde korkusundan onu emniyete çıkaran bir varlıktan başkasına ibâdet etmeyi aklına ve hayaline bile getirmez.

2.Yine kişinin inancına göre ihtiyaçları gideren,dualara icabet eden, isteklere cevap veren bir varlığın,mevki bakımından yüceliğini itiraf etmekle kalmaz,kuvvet ve kudretteki üstünlüğünü de itiraf eder.

3.Şu dünya hayatında kişinin ihtiyaçlarının, çoğunlukla sebep ve sonuç kanunlarına göre olması ve ihtiyaçlarını gidermek için yaptıklarının çoğunun,duygusu,görgüsü altında ve bilgisi çerçevesinden çıkmayacak bir durumda gerçekleşmesi nefsinde o varlığa kulluk etme arzusunu meydana getirmez.

Buna bir örnek verelim: Bir şahıs bazı ihtiyaçlarına sarf etmek için bir mala muhtaçtır. Bunun için başka bir şahsa gider ve ondan bir iş veya vazife ister. O da bunun isteğini kabul ederek bir iş verir. Sonra işine göre ücretini öder. Bu işçi, inanmak şöyle dursun işverene ibâdet etmeyi aklına bile getirmez. Çünkü O, kendisine emek harcatan, yorulmasına yol açan işi ve iş düzenini bütün yönleriyle bilmekte, gözleriyle müşahede etmekte, işverenin kendisi için belirlediği çalışma yöntemi hakkında bilgi sahibi olmaktadır. Çünkü kendisine tapınılan "mabud" un kişiliği, zatı ve gücü gayb perdesi arkasında olmadıkça ve bütün ihtiyaçları gideren gücü gizli kalmadıkça, insanın ona ibâdet etmesi mümkün değildir.

İşte bu fikirden hareketle, mabut için isim olarak öyle bir kelime seçilmiştir ki, bu kelime, görünmezlik ve derin şaşkınlık anlamı ile birlikte yücelik üstünlük ve şereflilik mânâlarını da ihtiva eder.

4.Nihayet kaçınılması imkânsız tabii hallerden biri de,insanın aşkla ve şevkle yöneleceği şahsın,ihtiyacı anında ihtiyacını gidermeye, sıkıntıya düştüğü zaman sıkıntısından kurtarmaya, ızdıraplı anlarında acılarım dindirmeye gücü yetsin.

Bütün bunlardan anlaşılıyor ki, "İlâh" kelimesinin mâbûd hakkında kullanılmasına sebep olan faktörler şunlardır: İhtiyaçları gidermesi, amelin karşılığım vermesi, sükûnet bahşetmesi, yüceliği ve hükmü altına alıp koruması. Bu kuvvetli varlığın hakimiyeti mabudun ihtiyaçlarını karşılar, musibet anında onu korur. Aynı zamanda gözlerden o derce gizli olmalı ki insanların idrak edemediği sırlardan daha da esrarlı olsun ve insan ondan korktuğu kadar iştiyak ve sevgi de duysun

CAHİLİYE DEVRİ İNSANLARIN İLAH DÜŞÜNCESİ

Lügatla ilgili bu açıklamadan sonra, Kur'an'ın yok etmek için geldiği, Araplar ve diğer eski milletlerdeki ilâh düşüncesine kısaca göz atmamız yerinde olur.Allah (c.c) Kur'an-ı Kerim'de şöyle buyurur:

1-"Onlar kendileri için bir izzet ve kuvvet kaynağı olsunlar diye Allah'tan başa düzme ilâhlar edindiler."(Meryem, 81)
"Onlar Allah'ı bırakıp, güya kendileri yardım(a mazhar) edilecekler ümidi ile ilâhlar edindiler" (Yasin, 74)

Bu iki Ayet-i Kerimeden anlaşıldığına göre câhile-yet devri insanları kendileri için ilâh olduğuna kanaat getirdikleri varlıkların, şiddet ve sıkıntı anlarında koruyucuları olduklarım,onların himayelerine sığındıklarında da ahdi bozmaktan meydana gelecek sorumluluklardan ve çeşitli korkulardan kendilerini emin kılacaklarını zannediyorlardı.


2-"Binaenaleyh Allah'ı bırakıp taptıkları yalancı ilâhlar, Rabb'inin azap emri geldiği zaman, onlara hiç bir fayda vermedi. Ziyanlarını arttırmaktan başka bir işe yaramadı." (Hûd,101)
"Halbuki Allah'ı bırakıp da çağırdıkları, hiç bir şey yaratamazlar. Onların kendileri yaratılıp duruyorlar. Onlar diriler değil ölülerdir. Ne zaman dirileceklerine şuurları da yoktur. Sizin ilâhınız bir tek Hâk'tır." (Nahl, 20-22)
"Allah ile birlikte başka bir ilâh daha edinip tapma. Ondan başka hiç bir ilâh yok."(Burada düşünülmesi gereken şudur: İlâh kelimesinin Kur'an-ı Kerim'de kullanılışı iki mânâdadır. Birincisi: Mabut, hak olsun bâtıl olsun ayrım yapmaksızın, insanların pratikte kendisine taptığı şeydir. İkincisi: Hakikaten ibadete lâyık olan mabûd. Bu âyette ilâh kelimesi iki ayrı mânâsında da kullanılmıştır.)(Kasas,88)
"Allah'tan başkasına tapanlar dahi hakikatte Allah'a eş tuttukları ortaklara tabi olmuyorlar. Onlar kuru zandan başkasına uymuyorlar; onlar ancak yalandan başkasını söylemiyorlar."(Yunus.66)

Bu ayetlerden anlaşılan bir kaç husus:

a)Cahiliyet devri insanları, ilâh edindiklerini sıkıntılı anlarında dua edip, yardıma çağırıyorlardı.
b) İlâhları sadece cinler, melekler ve putlardan ibaret değildi. Daha önce ölen şahıslar da tapılanlar zümresine giriyordu.Nitekim "onlar diriler değil,ölülerdir.Ne zaman dirileceklerinin şuuruna varamazlar."ayet-i kerimesi buna açıkça delalet etmektedir.
c)Zanlarınca ilâhları dualarını işiten ve kendilerine yardım etmeye güçleri yeten varlıklardı.

Burada okuyucuya, duanın ve insanın ilâhtan beklediği yardımın ne olduğunun hatırlatılması gereklidir. Bir şahıs mesela susamış olsa, hizmetçisini çağırır ve kendisine su getirmesini emreder. Bir hastalığa yakalansa tedavi için doktor çağırır. Şahsın hizmetçisinden veya doktordan bir şey istemesine dua diyemeyiz. Adamın hizmetçiyi veya doktoru ilâh olarak kabul ettiğini de söyleyemeyiz. Bu, insanın yaptığı sebep ve netice kanununa göre cereyan eden bir olay olduğu için, bu kanunun hükmü dairesinden de çıkmaz. Lakin aynı şahıs, susuzluk veya hastalıktan iyice bunaldığı anda, hizmetçisini veya doktoru çağıracak yerde bir başka veli veya puttan yardım dilese, şüphesiz ki ona bir sıkıntının giderilmesi için dua etmiş ve onu ilâh edinmiş olur. Çünkü bu kimse kilometrelerce uzakta, mezarda yatan bir veliye dua etmektedir. Bana öyle geliyor ki söz konusu şahıs, onu her şeyi işiten, gören, sebepler alemi üzerinde bir çeşit egemenliği bulunan kudret ve hüküm sahibi olarak algılıyor, dolaysıyla onun hakkında suyu ulaştırabilir ya da şifa verebilir inancına sahip bulunuyor. Aynı şeklide sıkıntılı bir durumda su ve şifa umarak bir puta dua etse, bunu da putun hastalık, sıhhat ve suya hükmünü geçirdiğine, tabiat kanunları dışındaki bir manevi güçle gidermek için gereken sebepler üzerine hükmünü geçirme kudretine sahip olduğuna inanarak yapsa, o şahsı veya putu ilâh edinmiş olur.

Özetle, insanın ilâh edindiği şeye dua etmesine, ondan yardım dilemesine sebep olan düşünce, şüphesiz ki onun tabiat kanunları üzerinde hükmünü geçirmeye ve tabiat kanunlarının nüfuzu haricinde bir kuvvete malik olduğunu kabul etmeye götüren düşüncedir.

3-"And olsun ki biz kendi çevrenizde bulunan memleketleri helak ettik. Ayetleri, belki onlar küfürden imana dönerler diye tekrar tekrar açıkladık. O vakit Allah'ı bırakıp da güya O'na yakınlığa vesile edindikleri düzme ilâhlar onların azabını savmaya yardım etmeli değil miydi? Tersine o düzme ilâhlar kendilerinden ayrılıp kayboldular. Bu onların yalanlarıdır; uydurmakta oldukları şeydir." (Ahkâf, 27,28).
"Ben, beni yaratana neden kulluk etmeyecek misim? Siz hepiniz O'na döndürüleceksiniz. Ben O'ndan başka ilâhlar edinir miyim? Eğer o çok esirgeyici Allah bana zarar vermek isterse (iddia ettiğiniz) o şeylerin şefaati bana hiç bir fayda vermez. Onlar beni asla kurtaramazlar" (Yasin, 22, 23)
"Onu bırakıp ta kendilerine bir takım dostlar edinenler derler ki:" Biz bunlara ancak bizi Allah'a daha fazla yaklaştırsınlar diye tapıyoruz. Şüphe yok ki Allah, onlarla müminler arasında ihtilaf ede geldikleri şeyler hakkında hükmünü verecektir." (Zümer, 3)
"Onlar Allah'ı bırakıp, kendilerine ne bir zarar ne bir fayda veremeyecek şeylere toparlar. Bir de; 'Bu putlar, Allah yanında bizim şefaatçilerimizdir' derler" (Yunus, 18)

Bu ayetlerden anlaşılabilecekler şunlardır:

Cahiliyet devri insanları, ulûhiyetin, ilâh olduklarına inandıkları kimseler arasında paylaşılmadığı ve hepsinden üstün bir ilâh olmadığı inancında değillerdi. Lügatlarında, Allah kelimesi ile isimlendirdikleri her şeyden üstün bir ilâhın ilâhlığında, onların da biraz nüfuz ve dahli bulunduğunu, isteklerinin bu yüce ilâh huzurunda makbul olduğu, istek ve arzuların, onların şefaatleri sayesinde mümkün olduğu noktasında toplanır. Bu gibi zanları sebebi ile, onları Allah ile birlikte ilâh edinmişlerdir. Bunlardan da anlaşılıyor ki, bir insan birisini Allah katında kendisi için şefaatçi edinir, sonra da ona dua eder, ondan yardım isteyerek tazim ve hürmet gösterir, adaklar kurbanlar sunarsa, bütün bunlar cahiliyyet devri insanının dilinde onu ilâh edinme, ilâh seçme adını alır(Burada okuyucunun şunu bilmesi gerekir. Şefaat iki kısımdır:
a) Gerisinde bir tür kuvvet ve nüfuz bulunan şefaat. Bu tür şefaatte, şefaat edenin kabul edilmesi zorunludur,
b) İsteklerin içtenlikle ve alçak gönüllülükle arz olunduğu, ancak şefaatin kabulünü zorunlu kılan bir güç ve kuvvetin olmadığı şefaat. Birinci anlamda bir kimseyi Allah katında şefaatçi kabul eden kişi, hiç şüphesiz onu ilâh edinmiş ve şefaatçiyi Allah'a ortak koşmuş olur. İşte böyle bir şefaati Kur'an-ı Kerim kesin olarak reddeder İkinci anlamdaki şefaate gelince, başkaları için peygamberlerin, meleklerin ve salih insanların Allah katında bulundukları şefaat çeşididir. Allah böyle bir şefaat talebini dilerse kabul eder, dilemezse kabul etmez.)

4-"Allah, "iki ilâh edinmeyin. O, ancak bir ilahtır. Onun için benden, yalnız benden korkun buyurdu" (Nahl,51)
"Ben O'na eş tanıdığınız şeylerden hiç bir zaman korkmam. Meğer ki Rabbim, hakkında bir şey dilemiş olsun" (Enam,80)
"Biz ilâhlarımızdan kimisi seni fena çarpmış demekten başka bir şey söyleyemeyiz." (Hud,54)

Bu ayetlerden anlaşıldığına göre, cahiliye devri insanları şu yönlerden ilâhlarından korkuyorlardı: Şayet her hangi bir sebeple ilâhların öfkesini çekerler veya kendilerine olan iyiliğini ve merhametini kaybederlerse, hastalık, kıtlık, mal ve can noksanlığı gibi musibetlere uğrar ve çeşitli belâlarla karşılaşırlar.

5-"Onlar, Allah'ı bırakıp bilginlerini, rahiplerini, Meryem'in oğlu Mesih'i ilâh edindiler. Halbuki bunlar da bir olan Allah'a ibâdetten başkası ile emr olunmamışlardır. Ondan başka hiç bir ilâh yok." (Tevbe,31)
"Heva ve hevesini ilâhı edinen kimseyi gördün mü? Şimdi onun üzerine sen mi bir bekçi olacaksın?" (Furkan,43)
"Bunun gibi onların ortakları (olan o putların hizmetçileri) müşriklerden bir çoğuna öz evlatlarını kendi elleri ile öldürmelerini hoş göstermişlerdir" (En'âm,137)
"Yoksa onların Allah'ın izin vermediği şeyleri o fasit dinlerinden kendilerine şeriat çıkarıp yapan ortaklar mı var?" (Şura,21)

Bu ayet-i kerimeleri düşünen kimse, ilâh kelimesinin, daha önce geçen mânâya geldiğini görecektir. Burada tabiat kanunları üzerine hükmünü geçiren bir otorite tasavvurundan eser yoktur. İlâh edinilen, ya insanlardan birisi veya bizzat insanın kendi nefsidir. Bunu ilâh edinmeleri, insanların ona dua etmelerinden veya kendilerine zarar ve fayda vereceğine inanmalarından yahut kendisinden mükâfat beklenen birisi olmasından ileri gelmez. Onu ilâh seçmeleri, emirlerini bir hukuk düzeni kabul etmeleri, emrettiğini yapıp yasaklarından sakınmaları, helal ve haram kıldığı şeylerde O'na uyarak, emirlerini kendilerine kanun telakki etmelerinden, bizzat emretme ve yasaklama yetkisine sahip olup, ondan üstün bir otoritenin olmadığı inancına saplanıp kalmalarından doğar.

Birinci ayetten, Yahudi ve Hristiyanların alimlerini ve din adamlarını nasıl Allah'tan başka ilâh edindiklerini açıkça anlıyoruz. Nitekim aynı husus, İmam Tirmizi ve İbn-u Cerir'in, Adiyy b. Hatem (r.a.) den rivayet ettikleri hadis de şöyle açıklanıyor: "Adiyy b. Hatem boynunda altın bir haç olduğu halde Resulullah'ın yanına girdi. Resulullah, yukarıda bahsi geçen ayeti okuyordu. Adiyy diyor ki "Onlar (hıristiyanlar) din adamlarına tapmazlar" dedim. Resulullah: "Hayır taparlar: Din adamları, halka helâli haram, haramı helâl kılar; halk da onlara uyar. İşte Hıristiyanların din adamlarına ibâdeti budur."

İkinci ayetin mânâsı gayet açıktır. Şöyle ki: Nefsinin arzularına uyan ve nefsinin isteklerini her şeyin üstünde gören kimse, nefsini kendisi için ilâh edinmiş olur.

Son iki ayette ise "ilâh" kelimesi yerine "(şürekâ) ortaklar" kelimesi kullanılmıştır. Burada şirkten maksat, uluhiyette Allah'a ortak tutmaktır. Yine bu iki ayete göre, herhangi bir şahsın veya topluluğun Allah'ın emrine dayanmayan bir kanun, bir şeriat, bir belge meydana getirmeleri halinde, bu kanun koyucusu ile Allahu Teala'ya şirk koşmuş oluyorlar

ULUHİYET KONUSUNDA MESELENİN ASLI

İlâh kelimesinin yukarıda geçen çeşitli mânâları arasında kesin görüşe sahip bir kimsenin rahatlıkla anlayabileceği mantıkî bir bağ vardır. Ne olursa olsun herhangi bir şeyi kendisi için veli, yardımcı, kötülükleri uzaklaştıran ihtiyaçlarını gideren, duasını kabul e-den, zarar ve fayda vermeye gücü yeten bir varlık olarak görürse ve bütün bunları tabiat kanunları çerçevesi dışında mânâlarla anlayıp onlar hakkında kabul ederse, bu inandığı şeyin bu âlemin nizamı üstünde,bir otoriteye sahip olduğunu kabul etmesinden ileri gelmektedir. Yine bir kimse birinden korkar, ondan sakınır, gazabının kendisine zarar vereceğine, hoşnutluğunun fayda sağlayacağına inanırsa, onun bu inancının ve hareketinin kaynağı, bu kişinin yaşadığı çevre üzerinde bir otoriteye sahip olduğu düşüncesinin zihninde yer etmesinden doğmaktadır. Neticede itibari ile yüce Allah'a inandıktan sonra, Allah'tan başkasına dua eden ve ihtiyaçlarını O'ndan başkasına arz eden kimsenin bu yanlış inancı, uluhiyyet otoritesinin her hangi bir kısmında onun, Allah'a ortak olduğuna inanmanın dışında başka bir sebepten kaynaklanmaz. Aynı şeklide kim Allah'tan başkasının hükmünü kanun sayar, emir ve yasaklarını uyulması gereken bir şeriat telakki ederse, onun otoritesini üstün kabul etmiş demektir.

Sözün özü şudur: Ulûhiyetin aslı bir otoritedir. İster insanlar onun hükmünün bu âlemde tabiat kanunlarına hakim olduğuna inansın, isterse insanın dünya hayatında onun emrinin de itaati ve boyun eğmeyi gerektirdiğini kabul etsin veya etmesin netice aynıdır.

KURAN'IN GETİRDİĞİ DELİLLER

İşte Kuran'ı Kerim'in Allah'tan başkasının ilâhlığını red ve tek olan Allah'ın uluhiyetini ispat konusunda getirdiği hüccet ve delillerin esası kabul ettiği otorite düşüncesi budur.

Kur'an'ın bu hususta belirttiği gerçek şudur: Göklerde ve yerde bütün egemenlik, otorite ve yetkilere mâlik olan ancak Allah'tır. Yakarma O'na mahsustur. Bütün nimetler O'nun kudret elindedir. Emretmek sadece O'na aittir. Kuvvet, ister istemez O'na itaat etmeye, emrine boyun eğmeye mecburdur. O'ndan başka otorite yoktur. Göklerde ve yerde O'ndan başkasının hükmü geçmez. Yaratılışın sırlarını, nizamını, idaresini O'ndan başkası bilemez.

Hükmünün selahiyetleri hususunda kimse O'na ortak olamaz. İşte bunun için gerçekte O'ndan başka ilâh yoktur.

Gerçekte Allah'tan başka ilâh olmadığına göre, başkasını ilâh kabul ederek yapılan her iş temelden geçersizdir. İster ona yapılan dua ve işlerini ısmarlama olsun; ister ondan korkmak ve ona ümit bağlamak olsun; isterse onu Allah huzurunda bir şefaatçi kabul etmek veya ona mutlak itaat ve emrine düşüncesizce uymak şeklinde olsun; Allah'tan başkasına bağlanan bu maddi ve manevi bağların Allah-u Teala'ya tahsis edilmesi gerekir. Zira O, yalnız başına bütün otoriteye mâliktir.

Kur'an-ı Kerim'in konuya ilişkin delil gösterme üslûbuna gelince: Bunun için Kur'an'ın şu çarpıcı ve mucizevi ifadesine bakalım:

"O, gökte de ilâh, yerde de ilâh olan bir Allah'tır. O yegâne hüküm ve hikmet sahibidir, her şeyi hakkıyla bilendir." ( Zuhruf, 84).
"Yaratan Allah, yaratmayan gibi midir? Artık iyice düşünmeyecek misiniz?" (Nahl, 17).
"Halbuki Allah'ı bırakıp da çağırdıkları nesneler, hiç bir şey yaratamazlar. Onların kendileri, yaratılıp duruyorlar. Sizin ilâhlarınız bir tek ilâhtır. (Nahl, 20-22).
"Ey insanlar! Allah'ın üzerinizdeki bunca nimetini kalbinizle hatırlayın; dilinizle anın. Sizi gökten ve yerden rızıklandıracak,Allah tan gayri bir yaratan var mı?O’ndan başka hiçbir ilah yoktur.O halde nasıl tevhidden küfre çevriliyorsunuz?(Fatır,3)
“Mekkelilere de ki:Bana haber verin! Eğer Allah kulağınızı, gözlerinizi alıp sizi sağır ve kör bırakırsa,kalplerinizin üstüne bir de mühür vurursa,Allah’tan başka onları size getirtecek ilah kimdir?(En’am,46)
“O öyle Allah’tır ki,kendinden başka hiç bir ilah yoktur.Önünde de sonunda hamd O’nundur. Hüküm de O’nundur.Siz ancak O’na döndürülüp götürüleceksiniz.De ki:Eğer Allah üzerinizde geceyi ta kıyamete kadar fasılasız devam ettirse , Allah’tan başka size bir ışık getirecek ilah kimdir?Bana haber verin. Hala dinlemeyecek misiniz? De ki:Eğer Allah gündüzü kıyamete kadar aralıksız devam ettirse, size içinde dinleneceğiniz bir geceyi, Allah’tan başka getirecek ilah kimdir? Bana haber verin.Hala görmeyecek misiniz? (Kasas 70-72)
“Habibim onlara de ki:Allah’ı bırakıp ta O’nun ortağı olduklarını kupkuru iddia ettiklerinize istediğiniz kadar yalvarın.Onların ne göklerde ne yerde bir zerre miktarına bile güçleri yetmez.Onların buralarda hiçbir ortaklığı olmadığı gibi O’nunda bunlardan bir yardımcısı yoktur.O’nun nezdinde ,kendisinin izin verdiği kimselerden başkasının şefaati fayda vermez.(Sebe22-23)
“Gökleri ve yeri Hakkın ikamesini sebep olarak O yarattı.Geceyi gündüzün üzerine bürüyüp örtüyor.Gündüzü de gecenin üstüne sarıyor.Güneşe ,Ay’a boyun eğdirdi.Her biri bir vakit için cereyan etmektedir.(Zümer 5)
"O Sizi bir kişiden yarattı. Sonra ondan da eşini meydana getirdi.Sizin için davarlardan sekiz çift indirdi. Sizi analarınızın karınlarında, üç karanlık içinde, bir yaratılıştan sonrada öbür yaratılışlar kalb edip duruyor.İşte Rabbiniz olan Allah. Mülk O'nun. O'ndan başka hiç bir ilâh yok. Böyle iken siz nasıl olup da O'na ibâdetten döndürülüyorsunuz?" (Zümer 6).
"(O nesneler mi) yoksa gökleri ve yeri yaratan, gökten sizin için bir su indiren mi? Öyle bir su ki, Biz onunla sizin bir ağacını bile yetiştiremeyeceğiniz nice güzel bahçelerin bitkilerini yeşertiyoruz. Allah ile beraber bir ilâh ha? Hayır. Onlar sapıklıkta devam eden bir topluluktur. O nesneler mi yoksa yeri karargâh yapan, aralarından ırmaklar akıtan, ona has ve sabit dağlar kuran, iki denizin arasına perde koyan, Allah ile beraber bir ilâh ha? Hayır. Onların çoğu (tevhidi) bilmiyorlar. Yoksa bunalmışa, kendisine dua ettiği zaman icabet eden, fenalığı gideren, sizi yeryüzünün halifeleri kılan mı? Allah ile beraber bir ilâh ha? Siz ne kıt düşünüyorsunuz? Yahut o kara ve denizlerin karanlıkları içinde sizin yolunuzu doğrultmakta, rahmetinin önünde rüzgârları müjdeci göndermekte olan mı? Allah ile beraber bir ilâh ha? Allah onların tuttukları ortaklardan çok yüce, çok münezzehtir. Yahut yaratmayı önce başlatan, sonra onu iade edecek olan ve sizi gökten ve yerden mıhlandıran mı? Allah ile beraber bir ilâh ha? De ki: "Eğer (şirk koşmanızın) doğruluğuna inanıyorsanız getirin delilinizi." (Nemi. 60-64)
"O (Allah) ki göklerin ve yerin mülkü O'nun-dur. Hiç bir evlat edinmemiştir O. Mülkünde O'nun bir ortağı da yoktur. O her şeyi yaratıp, bir düzen ve bir ölçü tayin etmiştir. Böyle iken kâfirler, O'nu bırakıp da birtakım ilâhlar edindiler ki, bunlar hiç bir şey yaratamazlar. Bilakis kendileri yaratılıp durmaktadır. Onların, nefisleri için ne bir zararı gidermeye, ne de bir fayda sağlamaya güçleri yetmez. Öldürmeye, diriltmeye, ölenleri yeniden diliriltip kabirden çıkarmaya ise, hiç güçleri yoktur" (Furkan, 2-3).
"O, gökleri ve yeri yoktan var edendir. O'nun nasıl çocuğu olabilir? O'nun bir eşi de yoktur. Her şeyi O yaratmıştır. Ve O her şeyi hakkıyla bilendir. İşte Rabbiniz olan Allah! O'ndan başka hiç bir ilâh yoktur. O, her şeyi yaratandır. O halde O'na kulluk edin. O, her şeyin üstünde kendisine güvenilip dayanılacak mutlak bir vekildir." (Enam, 101,102).
"İnsanlar içinde, Allah'tan gayrisini O'na denkler sayanlar da vardır ki, onlara Allah'a olan sevgi gibi muhabbet beslerler. İman edenlerin Allah'a sevgisi ise, her şeyden sağlamdır. Allah'a eş tutarak nefislerine zulmedenler, azabı görecekleri zaman bütün kuvvet ve kudretin hakikaten Allah'ın olduğunu (gözleri ile görür gibi) bilselerdi!" (Bakara, 165)
"De ki: Allah'ı bırakıp da tapmakta olduklarınızın ne olduğunu gördünüz mü? Onların yerden hangi şeyi yarattıklarını bana gösterin. "Allah'ı bırakıp da, kendisine kıyamete kadar cevap veremeyecek kişiye tapmakta olan kimseden daha sapık da kimdir? (Ahkâf,4-5)
"Eğer göklerde ve yerde, Allah'tan başka ilâhlar olsaydı, bunların ikisi de muhakkak ki harap olup gitmişti. (Demek ki) Arşın Rabbi olan Allah (onların vasıf edegeldikleri) her şeyden yücedir; münezzehtir. O, yapacağından mes'ul olmaz; fakat onlar sorumlu olurlar" (Enbiya, 22, 23)
"Allah hiç bir çocuk edinmemiştir. Onunla birlikte hiçbir ilâh yoktur. Öyle olsaydı, elbette her bir ilâh kendi yarattığını sürükleyip götürür ve elbette kimi kimin üstüne galip gelip yükselirdi" (Müminûn, 91).
"De ki: Allah ile beraber, söyleye geldikleri gibi başka ilâhlar bulunsaydı, o takdirde onlar Arşın sahibine elbet bir yol ararlardı. O, bunların söylemekte oldukları şeylerden tamamıyla münezzehtir; yücedir; büyüktür." (İsra, 42, 43)


Bu âyetlerde baştan sona kadar, şu temel düşünceyi buluruz: ûlûhiyet ve otorite (mutlak egemenlik) birbirini gerektirilir; mânâ ve ruh bakımından farkları da yoktur. Otoritesi bulunmayanın ilâhlığı mümkün olmadığı gibi, ilâh kabul edilmesi de yakışık almaz. Mutlak otorite sahibinin ilâhlığından söz edilebileceği gibi, tek başına ilâh oluşunun da kabul edilmesi gerekir. Çünkü herhangi bir şahsın bir ilâhtan istediği, bütün ihtiyaçlarının yerine getirilmesi ise bunun otoritesiz (egemenlik) bir güç tarafından yapılması mümkün değildir. Kişilerin güçsüz bir varlığa yönelmesi ve ondan bir şeyler ümit etmesi, göle maya çalmak gibidir.

Kur’an-ı Kerim'in bu temel fikre dayanarak delil getirdiği ifâde tarzının başlangıç ve sonucunu, tam manâsıyla aşağıdaki şekilde anlamak mümkündür:

1.Muhakkak ki sizin önemsemeyip basit gördüğünüz ihtiyaçların giderilmesi, zararların defedilmesi,himaye etmek, muvaffakiyet vermek, yardım ihsan etmek, gözetmek, korumak, dualara icabet etmek gerçekte önemsiz ve sıradan işlerden değildir. Aksine bütün bunların, bu kâinattaki bütün yaratma, idare etme işlerini üstüne alan bir güç ve otorite ile sarsılmaz bir bağlantısı vardır. Eğer siz en önemsiz ihtiyaçlarınızın bile giderilmesi için gerekli nizamı düşünürseniz, gökte ve yerde sayısız faktörlerin varlığı olmadan onların giderilmesinin imkânsızlığım anlarsınız . Bunun için içtiğiniz bir bardak suyu veya yediğiniz bir buğday tanesini misal alınız; sizin için hazırlanıp elinize ulaşmadan önce güneş, toprak, rüzgar, deniz, vs. gibi nelerin onların hazırlanmasında rol oynadığını düşünebiliyor musunuz? Hakikaten duanıza icabet, ihtiyaçlarınızın giderilmesi ve bunlara bağlı işler basit bir otorite ile olacak işlerden değildir. Bu öyle bir otoriteyi gerektirir ki, göklerin ve yerin yaratılışını, gezegenlerin harekete geçirilişini, rüzgârın estirilişini, yağmurun yağdırılmasını,kısaca bütünü ile bu kâinatın nizamının idaresini elinde tutabilsin.

2.Bu egemenlik, parçalanma kabul etmez. Yaratma işinin bir güçte, rızık işinin diğer bir güçte olması imkânsızdır. Nitekim meydana getirmenin birinin, hastalık ve şifanın diğerinin, ölüm ve hayatın bir üçüncüsünün gücü dâhilinde olması da ayın şekilde imkânsızdır. Çünkü durum böyle olsaydı, bu, kâinat düzeninde hiç bir şeyin yerli yerinde durmasına imkân kalmazdı. O halde, bütün otorite ve selâhiyetlerin göklerde ve yerdeki her şeyin bir hakimin kudret elinde olması gerekir. Bu âlemin nizamı, işin böyle olmasını gerektirir; gerçek de böyledir.

3.Egemenlik, tek olan bir egemenin elinde olursa, ondan başkasında en ufak ve ehemmiyetsiz bir miktarı bile bulunmazsa, ilâhlık da şüphesiz O'na mahsustur; başkasının değil, sadece O'nundur. Bu hususta ortağı da yoktur. Ondan başka birinin sana yardım etmeye, duanı kabul etmeye, seni korumaya veya senin yardımcın, velin, vekilin olmaya, sana bir zarar veya fayda sağlamaya gücü yetmez. Şu halde bu kabilden hatıra gelebilecek bütün mânâlarda, (Ey insanlar!) sizin için Allah'tan başka, tek hâkim olan Allah'a yakınlığı dolayısıyla, O'nun huzurunda şefaati kabul edilen, sözü geçen bir ilâh olması da mümkün değildir. O'nun idaresine ait bir şeye karşı çıkmak kimsenin harcı olmadığı gibi, O'nun işlerinden her hangi birine müdahele etmeye de kimsenin gücü yetmez. Şefaati kabul veya red etmek sadece O'nun irâdesine bağlıdır. Şefaatini O'nun nezdinde kabul ettirecek güç ve kuvvete sahip bir kimsede yoktur.

4.Üstün otoritenin gereği,hüküm ve emrin,güçlü ve tek olana ait olması ve egemenliğinin basit bir parçasının dahi başkasına geçmemesi gerekir. Yaratmak O'na aittir. Bu hususta ortağı yoktur. İnsanları rızıklandıran O'dur.Başkasının bu işte bir katkısı yoktur.Bu kâinatın nizamını idare eden ve onun işlerini yürüten O'dur. Bütün bunlarda hiçbir ortağı yoktur.

Buna göre akıl, hüküm, emir ve kanun koymanın O'n-dan başkasının kudreti dahilinde olmadığını tasdike mecburdur. Bütün bunlardan her hangi birinin O'na ortak oluşunu açıklayabilecek hiçbir gerekçe bulunamaz. O'ndan başkasının, gökte ve yerdeki hükümranlığı altında, zor durumda bulunanı kurtardığını, ihtiyaç sahibinin ihtiyacını giderdiğini, dua sahibinin duasına icabet ettiğini, sıkıntıda kalmışın sıkıntısını giderdiğini kabul etmek affedilmez hatadır. Yine şunların da, O'ndan başkasında bulunduğunu kabul etmek hatadır: Kendi kendine müstakil bir egemen, istediğini dilediği gibi yapabilen bir âmir, kanun koymada mutlak kudret sahibi bir kanun koyucu, yaratma, rızık verme, diriltme, öldürme, güneşi ve ayı emri altına alma, gece ve gündüzü birbiri arkasına getirme, kaza kader, hüküm, mülk, emir ve şeriat sahibi olma... Çünkü bütün bunlar tek otoritenin muhtelif yönleri ve tek hükümranlığın değişik görüntüleridir. Hükümranlık ve egemenlik, hiçbir şekilde parçalanma kabul etmez.

Allah tarafından gönderilmiş bir delil olmaksızın, O'ndan başkasına itaat eden ve ona itaatin gerekli olduğuna inanan, Allah'tan başkasına dua edip bir şey isteyen kimse gibi Allah'a şirk koşmuştur. Siyasal anlamıyla kendisini mülkün sahibi, üstün ve mutlak egemen olduğunun iddia edenin iddiası(Bu hususun etraflı açıklaması için bk. Ebu'l-Alâ Mevdûdî, İslâm'da Siyâset Nizâmı) ilâhlık iddiasında bulunarak insanlara: 'Ben sizin veliniz, kefiliniz, koruyucunuz ve yardımcınızım' deyip de, tabiat kanunları dışında kalan mânâlarıyla bunu söyleyen kimsenin iddiası gibidir.

Kur'an-ı Kerim'de yaratmada, eşyayı takdir ve tayinde, âlemin nizâmının idaresinde Allah'ın ortağının olmadığını bildirirken hemen onunla birlikte, egemenliğin ve mülkün de yalnız O'na ait olduğu vurgulanmıştır.

Bu da açıkça şunu göstermektedir: Ulûhiyyet aynı zamanda egemenlik ve mülk anlamlarını da kapsamaktadır. Bu anlamlarıyla da Allah'a her hangi bir şekilde ortak koşmamak, İlâh'ın birliğini kabulün gerekleri arasındadır.
Aşağıdaki ayetler, bu hususu yukarıda geçenlerden daha açık beyan etmektedir.

"De ki: Ey mülkün sahibi Allah'ım! Sen mülkü, kime dilersen ona verirsin; kime dilersen mülkü ondan çekip alırsın. Kimi dilersen o’nun kadrini yükseltir, kimi dilersen onu alçaltırsın" (Ali İmran, 26).
"De ki: Sığınırım insanların yegâne mâlikine, insanların mabuduna." (Nas,l,3)
Kur'an bunu Mü'min Sûresinde daha açık zikreder:
"O kavuşma günü onlar kabirlerinden fırlayıp çıkarlar. Onlardan sâdır olan hiç bir şey, Allah'a gizli kalmaz. Allah buyurur: Bugün mülk (mutlak egemenlik ve her şeye sahip olmak) kimindir? (Yine kendisi cevap verir Bir olan, her şeye hâkim ve kahhar olan Allah'ındır" (Mümin, 16)

Yâni insanların bu hakikatleri görmelerini engelleyen perdeler kalkıp, onların durumlarından hiç birinin Allah'a gizli olmadığının anlaşıldığı gün, bir çağrıcı "Bu gün mülk kimindir?" diye nida eder: Cevap: "Hükmü bütün halka üstün gelen Allah'a aittir." Bu âyeti, Ahmet b. Hanbel'in rivayet ettiği şu hadis ne güzel açıklıyor:

Abdullah b. Ömer'den: Resulullah (s.a.) bir gün minber üzerinde "Müşrikler, Allah'ı hak ve layık olduğu şekilde takdir etmediler. Halbuki kıyamet günü yer küresi, toptan ancak O'nun bir kabzasıdır. Gökler de O'nun sağ eli ile toplanıp durulmuştur. O, müşriklerin kendisine katmakta oldukları ortaklardan münezzehtir, çok yücedir" (Zümer, 67) âyetini okudu.Rasulullah (s.a) elini ileri geri sallayarak şöyle buyuruyordu: " Rabbim nefsini övdü de, Ben Cebbarım(Kırılanları onaran, eksiklikleri tamamlayan, dilediğini zorla yaptıran)Ben Mütekebbirim(Her yerde ve her hâdisede büyüklüğünü gösteren), Ben Azizim(Mağlup edilmesi mümkün olmayan galip), Ben kerimim(Sonsuz cömert, çok affeden) (diye buyurdu.) Bunun üzerine minber, Resulullah’ı öyle salladı ki "Onu düşürecek" zannettik. (Hadislerin kaynaklarına ve sıhhat durumlarına dâir teknik bilgiler, kitabın sonuna eklenmiştir. Hadislerin sonuna konan Roma rakamlarından bu bilgiler takip edilebilir)

"RAB" KELİMESİNİN DİL YÖNÜNDEN ARAŞTIRILMASI

Rab kelimesinin ve şeddeli (Zîrâ İbn’u faris, Makâyisu'l-Lüga, II, 381-382'de rabbe maddesinde şöyle der:Re ve be bazı esaslara delâlet eder. Birincisi: Bir şeyi ıslah etmek ve onun üzerinde kâim olmak. Bu durumda Rab: Mâlik, yaratıcı, sahip, bir şeyi ıslah eden mânâlarınadır. İkincisi: Bir şeyin, gerekli ve devamlı olması ve o şey üzerinde kâim olması. Bu birinci esasa uygundur. Üçüncüsü: Bu şeyi, diğerine ilâve edip bağlamak. Bu da evvelki mânâlara uygundur. İyice dikkat edildiği vakit kelimenin tek mânâ etrafında döndüğü görülür) ile asıl mânâsı Terbiye"dir. Sonra bundan tasarruf, taahhüt, ıslah etme, tamamlama, kemâle erdirme mânâları çıkmıştır. Bütün bunlardan da yücelik, riyaset, mâlik olmak ve efendilik gibi mânâlara gelen kelimeler doğmaktadır. Arap dilinde kelimenin değişik anlamlarda kullanılışına ait misaller şunlardır Bk.Lisânü'l-Arab rab, maddesi, I, 384-394; Kâmûsü'l-Muhit, 'rab' maddesi; el-Muhassas; XVII, s.154.)

1)Terbiye etmek , yetiştirmek , geliştirmek :
Araplar sözü ile "onu olgunlaşıncaya kadar terbiye etti" mânâsını kastederler. terbiye edilen erkek çocuk, terbiye edilen kız çocuk anlamlarına gelir. Bu iki kelime annenin, kocasının evinde terbiye ettiği çocukları anlatır. Bu kelime aynı zamanda "dadı" anlamına da gelir. üvey anneye denir.Zira çocuğun öz annesi olmakla birlikte, terbiyesine ve yetiştirilmesine o bakar. ise, annenin sonradan evlendiği kocasıdır (üvey baba, veya saklanan ilaç demektir.
babından "ilâve etmek, ziyâde etmek ve tamamlamak" mânâlarınadır. Araplar dediklerinde "fazlasıyla iyilik yaptı ve malı çoğaldı" mânâsını kastederler.

2)Toplamak , yığmak , hazırlamak:
denirse, "Filan insanları topladı" veya "onlar’da yanında toplandı" mânâsı anlaşılır. Toplandıkları yere denir. bir araya gelmek ve toplanmak demektir.

3)Mesuliyetini yüklenmek, ıslah etmek, koruyup gözetmek:
dendiğinde 'Araziyi taahhüt etti, sorumluluğunu üzerine aldı ve durumunu kontrol etti" mânâsı anlaşılır. Safvan b. Ümeyye, Ebu Süfyan'a: "Kureyş'ten bir şahsın beni tekeffül edip maiyeti altına alması, Hevazin'li bir şahsın himayesine almasından daha iyidir" demiştir.
Alkame b. Abde şöyle der:

"Ben şu anda işlerimin ıslahını sana bıraktım.Senden önce bir çok kefiller benim işimi üzerlerine aldılar da, hiçbir şeyi ıslah edemediler."( Bu beyit için bk. Alkame b. Abde'nin Divanı, s. 132; el-Mufaddaliyât, II, 194; el-Lisân, rabb maddesi; Makâyîsu'1-Lûgâ, II, 383; Tefsiru't-Taberî, I, 48; es-Sıhah, rabb maddesi; el-Muhassassa, XVII.)
Ferazdak da şöyle der:

"Onlar şu ahmak yağcı kadın gibidirler ki, o yağını tabaklanmamış, sert bir deri içinde muhafaza ediyor."( Bu beyit için bkz. Lisân maddesi, yağ manasınadır)
"Filan filanın nezdinde sanatı ile meşgul oluyor; alışıyor; eli onun yanında maharet kazanıyor" demektir.

4) Üstünlük, efendilik, başkanlık, sözünü geçirmek, istediğini yapabilmek;
li "Filan kavmini idare etti ve onları kendine itaat ettirdi" "kavme hükmettim, egemenlik kurdum." demektir.
Lebid b. Rebia şöyle der:

"Bir gün (kadınlar) Kinde'nin reisini ve oğlunu ve Mead'ın reisini vadi ile dağ arasında helak ettiler"( Bu beyit için bkz. Tefsiru't-Taberî, I, 47; Tefsiru't-Taberî, I, 11; el-Muhassas, XVII, 154)
Bu mânâda Nabiğatü'z- Zübyânî de şöyle der:

"Nail oluncaya kadar Numan'a koşarsın. Lidersin sana eski malı da, yeni malı da feda olsun"(Bu beyit Taberî'nin Tefsirinde geçer. Bk. I, 141. Maarif Vezâreti baskısı, Mahmut Şakir neşri; Tarifi ve Tâlidî için de bk. ed-Divân, s. 89; el-Muhassas, XVII, 154. et-Tarif: Sonradan peyda olmuş mal, et-Tâlidî: Yanında çoğalan eski mal)

5) Mâlik olmak, sahip olmak:
Hadiste zikredildiğine göre Nebi (s. a) bir adama:"Sen koyun sahibi misin; yoksa deve sahibi mi? diye sormuştur.Bu mânâda ev sahibine deve sahibine mülk sahibine denir.

Rab kelimesi efendi mânâsına da gelir; köle ve hizmetçi kelimesinin zıddı anlamında kullanılır.

İşte, Rab kelimesinden türeyen mânâlar, bu şekilde açıklanabilir. Bu kelimeyi mürebbi ve münşî (inşa eden) mânâsına hasredip, rûbûbiyet kelimesinin tefsirinde (O, bir şeyi noksansızlık noktasına getirinceye kadar, bir halden diğer bir hale yükselterek inşa eden, demektir.) cümlesini tekrarlayıp duranlar, 'Allah'a hamd ölsün ki hata etmişlerdir. Hakikat şudur ki, bu cümle Rab kelimesinin çok geniş inanlarından sadece biridir.

Bu kelimenin genişliğine ve dallı budaklı anlamlarına bakıldığında, Rab kelimesinin aşağıda belirtilen mânâların hepsini ifade ettiği görülür:

a)Mürebbi, ihtiyaçların giderilmesinde kefil, terbiye ve yetiştirme işlerini gören,
b)Kefil olan, murakabe eden, durumu düzelten ve sorumluluğu üzerine almayı tekeffül eden.
c)Kavmi arasında odak kişiliğe sahip olduğundan, etrafında toplandıkları efendi, başkan.
d)İtaat edilen hâkim, sözü geçen otorite, efendilik ve üstünlüğü kabul edilen, tasarruf yetkilerinin sahibi.
e)Melik (kral) ve efendi.

KURAN'DA RAB KELİMESİNİN KULLANILIŞI

Rab kelimesi Kuran'da, az önce zikrettiğimiz bütün mânâlarda kullanılmaktadır. Bazı yerlerde bu mânâlardan biri veya ikisi, bazı yerlerde de, daha fazla mânâ kastedilebilir. Bir üçüncü yerde, kelime aynı anda beş mânâda birden kullanılabilir. İşte bu mânâda kullanılan Kuran âyetleri:

Birinci mânâda...

"(Yusuf "Allah'a sığınırım. Doğrusu o benim rabbimdir. Beni en güzel şekilde barındırmıştır."(Yusuf,23) (Müfessirlerden bazısının yaptığı gibi, âyette Yusuf (a.s.)'un rabbi kelimesi ile Mısır Azizini kastettiği zannına kapılınmamalıdır. Zira daki zamir, Yusuf (a.s.)'un meazallah sözü ile sığındığı Allah'a aittir. Allah lâfzı, işaret zamirine yakın iken, hangi ihtiyaca binaen yakında zikredilmemiş bir şahsa ait olduğu kabul ediliyor? Eseri Arapça’ya çeviren M. Kâzım Sebbak şöyle diyor: "Üstad Mevdûdî'nin deki zamirin Mısır Azizine raci oluşunu yanlış bulduğu şık, Taberî Tefsiri (V, 108)'nin Mücâhid ve İbn İshak'tan nakledilmeyen rivayetlere dayanıyor. Doğru gördüğü şık ise, et-Taberî'nin Mecmeu'l-Beyan (V, 223)'da rivayet ettiği "Denildi ki, zamir Allah'a racidir." Mânâ: "Allah rabbimdir, bana iyilik etti, beni peygamber kıldı, O'na ebediyyen isyan etmem" şeklindeki ibaresine dayanmaktadır.)

İkinci mânâda...

(Birinci mânâdaki tasavvurlarla beraber)
"İşte o taptıklarınız benim düşmanımdır. Fakat alemlerin Rabbi böyle değil. O (Rab) ki, beni yaratan ve bana doğru yolu gösterendir. Bana yediren, bana içiren O'dur. Hastalandığım zaman bana şifa veren O'dur" (Şuara, 77-80).
"Size ulaşan her nimet Allah'tandır. Sonra size her hangi bir keder ve musibet dokunduğu zaman ancak O'na tazarru ve feryat edersiniz. Nihayet O, sizden bu keder ve musibeti açıp giderdiği vakit ise içinizden bir takımları, bakarsınız ki Rabblerine eş tutuyorlar"(Nahl,53-54).
"De ki: O her şeyin Rabbi iken, ben Allah'tan başka bir Rab mı arayacağım?" (En'am,164).

"O, doğunun da batının da Rabbıdır. O'ndan başka hiç bir ilâh yok. O halde güvenecek ve dayanacak olarak O'nu tut" (Müzzemmil, 9)

Üçüncü mânâda...

"O sizin Rabbinizdir. Ve nihayet ancak O'na döndürüleceksiniz." (Hûd, 34).
"Nihayet hepinizin dönüp gidişi, ancak Rabbinizedir" (Zümer, 7).
"De ki: Rabbimiz hepimizi bir araya toplayacak" (Sebe,26)
"Yerde yürüyen hiç bir hayvan ve iki kanadı ile uçan hiç bir kuş hariç olmamak üzere, hepsi sizin gibi ümmetlerdi. Biz o kitapta hiç bir şeyi eksik bırakmadık. Nihayet hepsi de ancak Rablerine toplanıp getirilirler" (En'am, 38).
"Sûra üfürülmüştür. Artık bakarsın ki, onlar kabirlerinden kalkıp Rablerine doğru koşup gidiyorlar" (Yasin, 51)

Dördüncü mânâda...

(Üçüncü mânâdan bazı tasavvurlarla beraber)
"Onlar, Allah'ı bırakıp bilginlerini, rahiplerini Rabler edindiler" (Tevbe, 31)
"...Allah'ı bırakıp da kimimiz kimimizi Rabler edinmeyelim. (Âl-i İmran, 64).
Bu iki ayette Rablerden amaç, genellikle ümmet ve toplulukların önder ve rehber edindikleri kimselerdir. Onlar emir ve yasaklarına boyun eğerler, şeriat ve kanunlarına tabi olurlar, Allah'ın gönderdiği hiç bir delile dayanmaksızın haram ve helal dediklerine inanırlar, bütün bunlardan öte, kendiliklerinden emir ve yasak koyabileceklerine imân ederler.
"İkinizden biriniz efendisine (rabbine) şarap içirecek" (Yusuf- 41).
"Bu ikisinden kurtulacağını bildiği kimseye dedi ki: Beni efendinin (Rabbinin) yanında an. Fakat şeytan efendisine (Rabbine) hatırlatmayı ona unutturdu" (Yusuf 42). "Yusuf’a elçi gelince -Efendine dön de, ellerini kesen o kadınların zoru ne idi? Kendisine sor. Şüphe yok ki benim Rabbim onların fendini hakkıyla bilicidir- dedi" (Yusuf, 50). Yusuf, (s.a) bu ayetlerde Mısırlılara hitaben, Mısır Azizini rab, efendi kelimesi ile isimlendiriyor. Çünkü Mısırlı'lar onun yüce otoritesine ve merkezi kişiliğine inanıyorlar, emir ve yasak koymaya sahip olduğuna îman ediyorlardı. O günkü pratik hayatta O, onların rabbi durumunda idi. Yalnız Yusuf’un (s.a) Rab kelimesini kendi nefsine nispetle Allah'tan başkası için kullanmıyordu. Zira O, Firavun'un (bu anlamda) Rablığını kabul etmiyordu. En üstün Kudret sahibi, emir ve nehyin gerçek maliki olan Allah'a inanıyordu.

Beşinci mânâda...

"Şu beytin Rabbine ibâdet etsinler onlar. O Rab ki onları açlıktan kurtarıp doyuran, kendilerine korkudan eminlik verendir." (Kureyş, 3-4)
"Galebe sahibi Rabbin, onların isnat etmekte oldukları vasıflardan yücedir, münezzehtir" (Saffat, 180).
"Arşın Rabbi olan Allah,onların vasfedegeldikleri her şeyden yücedir,münezzehtir"(Enbiya, 22).
"De ki: Kim o yedi göğün Rabbi ve o büyük Arşın sahibi?" (Müminûn, 86).
"O, göklerin ve yerin ve bunlar arasında ne varsa hepsinin Rabbidir. Doğuların da Rabbidir O." (Saffat, 5)
"Hakikat şu: Şi'ra yıldızının Rabbi de O." (Necm, 49)

Daha önceki bölümlerde geçen ayetlerden, Rab kelimesinin mânâsının hiçbir boyutunun eksik kalmayacağı bir şekilde apaçık anlaşıldığını zannederim. Artık rûbubiyet konusunda sapıklığa düşen ümmetlerin düşüncelerinin ne olduğuna , niçin Kur'an'ın onları nakzetmek ve reddetmek istediğine ve Kur'an'ın neye davet ettiğine bakmamız yerinde olur. Bunun için Kur'an-ı Kerim'in zikrettiği bu sapık ümmetlerden her birini, biri birinden ayrı ayrı ele alarak, inançları, fikirleri yönünden inceleyip, durum iyice anlaşılıncaya kadar açıklamalıyız.

NUH (a.s)'UN KAVMİ

Kur'an'ın zikrettiği kavimler içinde tarihi bakımdan en eski olanı Nuh (a.s)'un kavmidir. Onlardan bahseden ayetlerden, onların Allah'ın varlığını inkâr etmedikleri anlaşılıyor. Bizzat Kur'an-ı Kerim aşağıdaki sözleri ile Nuh (a.s)'un davetine, karşı cevaplarını açıklıyor:

"Nuh kavminin ileri gelenleri şöyle derler: "Bu sizin gibi bir insandan başkası değildir. Size karşı şereflenmek, üstünlük sağlamak istiyor o. Eğer Allah Peygamber göndermek dilese idi, elbette bize melekler indirirdi" (Müminun 24)
Allah'ın bu evrenin yaratıcısı olduğunu, birinci ve ikinci mânâsı ile alemlerin Rabbi bulunduğunu da inkâr etmiyorlardı. Zira Nuh (a.s) onlara:
"O, sizin Rabbinizdir. Ve nihayet ancak O'na döndürüleceksiniz" (Hud, 34).
"Rabbinizden mağfiret dileyin. Çünkü O, çok yargılayıcıdır." (Nuh, 10). "Görmediniz mi, Allah yeri göğü birbiri ile ahenkli olarak nasıl yaratmış, onlara da ayı bir nur yapmış, güneşi de bir kandil olarak asmıştır. Allah sizi yerden bir ot gibi bitirdi" (Nün, 15-17) dediği zaman, onlardan hiç birisi kalkıp da Nuh (a.s)'a: "Allah Rabbimiz değildir", yahut da "Göklerde ve yerde olan her şeyi idare eden O değildir" dememiştir.

Onlar, Cenab-ı Hak'kın kendilerinin ilâhı olduğunu da inkâr etmiyorlardı. Bunun için Nuh (a.s), onları doğru yola şu sözü ile davet etti: "Sizin için Allah'tan başka ilâh yoktur." Şayet kavmi, Allah'ın uluhiyetini inkar etselerdi, o zaman Nuh (a.s)'un onları davet şekli bundan başka olurdu ve meselâ şu şekilde konuşurdu: "Ey kavmim! ilâh olarak Allah'ı seçiniz"

Burada akla şu soru gelebilir: "O halde, onlarla peygamberleri Nuh (a.s) arasındaki anlaşmazlık neydi?" Bu durumda biz de, Kur'an ayetlerim iyice araştırır ve izlersek anlaşmazlık konusunun ancak iki noktadan doğduğunu anlarız.

Evvela, Nuh(a.s) kavmine şöyle diyordu: "Muhakkak alemlerin Rabbi olan, sizi ve bütün bu âlemleri yarattığına inandığınız Allah, ihtiyaçlarınızı giderendir. O, hakikatte sizin tek olan ilâhınızdır. O'ndan başka ilâh yoktur. O'ndan başkasının, sizin ihtiyaçlarınızı gidermeğe, sizden sıkıntıları kaldırmaya, dua ve dileklerinizi işitmeye gücü yetmez. Bundan dolayı sadece O'na kulluk etmeniz ve sadece O'na boyun eğmeniz gerekir."
"(Nuh kavmine "Ey kavmim dedi, Allah'a kulluk edin. Sizin O'ndan başka hiç bir ilâhınız yoktur" (Araf, 59). "Nuh dedi ki: "Ey kavmim! Bende hiç bir sapıklık yoktur. Fakat ben, kâinatın Rabbinden gönderilmiş bir peygamberim. Size Rabbimin vahiy ettiklerini tebliğ ediyorum" (Araf 61,62).

Kavmi ise, bunun aksine Allah'ın, alemlerin Rabbi olduğunda ısrar ediyorlardı. Ancak bu âlemin nizamını idarede etkisi olan başka ilâhların da var olduğuna, ihtiyaçlarını onlara da arz edebileceklerine, onlara da inanmaları gerektiğine kanaat getiriyorlardı. Dolayısı ile Allah'la beraber onları da ilâh tanıyorlardı.

"Sakın taptıklarınızı bırakmayın! Hele Ved'den, Suvaa'dan, Yeğus'tan, Yeuk'tan, Nasır' dan, zinhar vazgeçmeyin, dediler" (Nuh, 23).
İkinci olarak; onlar Allah'ın Rabliğine, hepsinin yaratıcısı, göklerin ve yerin sahibi, bu alemlerin işini idare eden olması yönünden inanıyorlardı. Ancak ahlaki, sosyal, medenî, siyasî ve diğer hayatî işlerde hüküm ve üstün otoritenin yalnızca O'na ait olduğunu, doğru yolu gösterenin, kanun koyanın, emretme ve yasaklamaya yetkili olanın yalnızca O olduğunu, yalnızca O'na tabi olunacağını söylemiyorlardı. Bütün bu işlerde, Allah'tan gayrı olarak reislerini ve âlimlerini rabler ediniyorlardı. Nuh(a.s)'un onları daveti ise bunun aksine, rabliği ayrı ayrı rablar arasında taksim etmemeye ve rab kelimesini, bütün mânâları ile Allah'ı tek Rab olarak seçmelerine, Allah'ın, yeryüzündeki vekili olarak, Allah'tan vahiy yolu ile alıp tebliğ ettiği bütün ilâhi emirlerde kendisine tabi olmalarına dâirdi. Onlara şöyle diyordu:
"Şüphesiz ben, size gönderilmiş emin bir peygamberim, artık Allah'tan korkun ve bana itaat edin" (Şuara,107,108)

HUD (a.s.)'UN KAVMİ (Ad)

Kur'an-ı Kerim, Nuh (a.s)'un kavminden sonra Hud (a.s)'un kavmi Ad'ı zikrediyor. Bu kavim de, Allah'ın varlığım inkâr etmediği gibi, O'nun ilâhlığım da reddetmiyorlardı. Hattâ, Nuh (a.s) kavminin inandığı şekliyle Allah'ın Rûbûbiyetine inanıyorlardı. Kendileri ile, peygamberleri Hûd (a.s) arasındaki anlaşmazlığa gelince: Bu anlaşmazlık, Nuh (a.s) ile kavmi arasında i-ki sebepten meydana gelen anlaşmazlığın aynı idi. Aşağıdaki âyetler bunu apaçık göstermektedir:

"Ad kavmine de, kardeşleri Hud (a.s)'u gönderdik. O kavmine şöyle dedi: Ey kavmim! Allah'a kulluk edin. Sizin O'ndan başka hiç bir ilâhınız yoktur." (Araf, 65)
"Dediler ki: Sen bize yalnız Allah'a kulluk etmemiz, atalarımızın tapmakta olduklarını bırakmamız için mi geldin?" (Araf, 70)
"Eğer Rabbimiz dilese idi, elbette üstümüze melekler indirirdi" (Fussilet, 14).
"İşte Ad kavmi! Onlar Rablerinin âyetlerini bilerek inkâr ettiler. Peygamberlerine âsi oldular. İnatçı ve zorba her kişinin emri ardınca gittiler" (Hûd, 59)

SALİH (a.s.)'İN KAVMİ (Semud)

Ad'dan sonra, kavimlerin en azgını olan Semud gelir. Bu kavim de, esas ve ilkeler bakımından Nuh ve Hûd kavimleri gibi sapılmıştı. Allah-u Teala'nın varlığını inkar etmedikleri gibi, bütün yaratıkların Rabbi ve ilâhı olduğunu da inkâr etmiyorlardı. Ona ibâdet etmekten, huzurunda boyun eğmekten de kaçınmıyorlardı. Allah'ın tek ilâh olmasına, ibâdete yalnız O'nun layık görülmesine, bütün anlamları ile rûbûbiyetin başkasına değil de, yalnız O'na tahsis edilmesine karşı çıkıyorlardı. Onlar Allah'la beraber diğer ilâhlara iman etmekte, dualarını duyup, sıkıntılarım kaldırdıklarına, ihtiyaçlarını giderdiklerine inanmakta ısrar ediyorlardı. Medeni ve ahlakî yaşayışlarında uyacakları kanunlarını, Allah'tan değil de, bu ileri gelenlerinden alıyorlardı. Nihayet bu, onları fesatçı bir kavim olmaya sürükledi de, Allah tarafından şiddetli bir azap onları yakalayıverdi. Bütün bunlar hikmet dolu Kur'an'da, aşağıdaki ayetler ile açıklanmaktadır:

"Eğer onlar, bu beyandan sonra yine imandan yüz çevirirlerse, de ki: Ad ve Semud'u çarpan yıldırım gibi, size de bir azabın gelip ^atabileceğini hatırlatırım. Onlara, 'Allah'tan başkasına tapmayın' diye önlerinden ve arkalarından peygamberler geldiği vakit dediler ki: Eğer Rabbimiz dilese idi, elbette üstümüze melekler indirirdi. Onun için biz, sizinle gönderilenlere küfredicileriz" (Fussilet, 3-14)
"Semûd'a kardeşleri Salih'i gönderdik. Dedi ki: Ey kavmim! Allah'a kulluk edin. Sizin O'ndan başka hiç bir ilâhınız yoktur" (Hûd, 61).
"Ey Salih dediler! Sen bundan evvel içimizde ümit beslenen bir kimse idin. Şimdi atalarımızın taptığı şeylere tapmamızdan bizi vaz mı geçiriyorsun?" (Hûd, 62).
"O zamanda ki, biraderleri Salih onlara: "Allah'tan korkmaz mısınız? demişti. Şüphesiz ben size gönderilmiş emin bir peygamberim. Artık Allah'tan korkun ve bana itaat edin" (Şuarâ, 142-144)
"Müfritlerin emrine boyun eğmeyin. Ki onlar yeryüzünde fesat çıkarır, ıslah etmez kimselerdir" (Şuarâ, 151-152)

zilfo is offline  
Digg this Post!Add Post to del.icio.usBookmark Post in TechnoratiFurl this Post!Share on Facebook
Eski 06-09-2009, 10:21 AM  #2 (permalink)

Giriş Tarihi: May 2006
Mesaj: 8,424
Üye No: 3439
Cinsiyeti : Bay
İtibar Gücü: 384000
Rep Puanı : 94462801

Rep Derecesi
zilfo has a reputation beyond reputezilfo has a reputation beyond reputezilfo has a reputation beyond reputezilfo has a reputation beyond reputezilfo has a reputation beyond reputezilfo has a reputation beyond reputezilfo has a reputation beyond reputezilfo has a reputation beyond reputezilfo has a reputation beyond reputezilfo has a reputation beyond reputezilfo has a reputation beyond repute
Varsayılan


İBRAHİM (a.s.)'IN ve NEMRUT'UN KAVMİ

Semûd kavmini, İbrâhim(a.s)'in kavmi takip etmektedir. Bu kavmin hükümdarı Nemrûd hakkında, hatalı bir kanaatin yaygın oluşu, bu kavim hakkında yapılacak açıklamalara daha bir önem kazandırmaktadır. Onun Allah'a inanmadığı ve ilâhlık iddiasında bulunduğu söylenir. Hakikatte o Allah'ın varlığına, bu alemin yaratıcısının, çekip çevireninin Allah olduğuna inanıyor, rubûbiyyeti ise üçüncü, dördüncü, beşinci mânâsı ile iddia ediyordu.

Yine insanlar arasında yayılan hatalı bir fikre göre, İbrahim(a.s)'in kavmi Allah'ı tanımıyor, O'nun uluhiyet ve Rûbûbiyetine inanmıyorlardı. Vakıa böyle değildir. Bu kavmin durumu Nuh, Ad ve Semûd kavimlerinin durumundan ayrı değildir. Onlar Allah'a inanıyorlar, O'nun Rab, göklerin ve yerin yaratıcısı, bu alemin işlerinin idare edicisi olduğunu kabul ediyorlar, hatta O'na ibâdetten kaçınmıyorlardı. Onların sapıklık ve azgınlığı ise, gökteki yıldızların ve gezegenlerin, rubûbiyyetin birinci ve ikinci mânâsı ile Allah'a ortak olduğuna itikat etmelerinden ileri gelmekte idi. Bunun için gök cisimlerini ulûhiyette Allah'a ortak tanıyorlardı. Rubûbiyyetin üçüncü, dördüncü ve beşinci mânâsını, hükümdarları ve zorbalarına tahsis ediyorlardı. Bu hususta Kur'an ayetleri, insanı şaşırtacak kadar açıktır: İnsanlar bu hakikati nasıl idrak etmedi ve onu anlamaktan aciz kaldı?

Gelin, şimdi her şeyden önce ergenlik çağına gelen İbrahim (a.s)'ın başından geçen olaya ve Kur'an'ın, İbrahim (a.s)'ın gerçeğe ulaşma yolunda nasıl çalıştığını anlatışına bakalım:

"İşte o, üstünü gece bürüyüp örtünce bir yıldız görmüş: Bu mu benim Rabbim? demiş; o sönüp gidince ise şöyle söylemişti: "Ben böyle sönüp batanları Rab diye sevmem." Sonra ayı (kamer) doğar halde görünce de: "Bu mu benim Rabbim?" demiş, fakat o da batıp gidince: "And olsun demişti, eğer Rabbim bana hidâyet etmemiş olsaydı muhakkak sapanlar güruhundan olacaktım. " Sonra, güneşi doğar vaziyette görünce de; "Bu mu imiş benim Rabbim? Bu hepsinden de büyük!" demiş, batınca da; "Ben, sizin Allah'a eş koşa geldiğiniz nesnelerden kesinlikle uzağım. Şüphesiz ki ben, bir muvahhid olarak yüzümü, o gökleri ve yeri yaratmış olan Allah'a yönelttim. Ben, Müşriklerden değilim" demiştir." (En'am, 76-79)

Ayetlerden açıkça anlaşılıyor ki, İbrahim (a.s)'ın içinde büyüyüp geliştiği toplumda göklerin ve yerin yaratıcısı tasavvuru ile, onun gökteki gezegenlerin rubûbiyyetinden apayrı bir rab olduğu düşüncesi mevcuttu. Bunda şaşılacak bir şey yok. Çünkü bu halk, Nuh (a.s)'a iman eden Müslümanların zürriyetinden idi. İslâm dini Cenab-ı Hak'kın "Onlara öncelerinden ve sonralarından peygamberler geldi" âyetinde buyurduğu gibi, komşu ve akrabaları olan Ad ve Semûd kavmi arasında, biri biri arkasına gönderilen peygamberler vasıtasıyla, devamlı olarak yenilenip ihya ediliyordu. Buna göre Hz. İbrahim (a.s) Allah'ın, göklerin ve yerin yaratıcısı olduğu düşüncesini, içinde büyüdüğü çevreden almış bulunuyordu. Kafasını meşgul eden konu ise, kavmi arasında yaygın olan güneş, ay ve diğer gezegenlerin, bu alemin nizamında Allah'la beraber ortak kabul edilerek, ibâdette Allah'a eş tutmaları olduğu düşüncesinden başka bir şey değildi.( Burada ifade edilmesi gerekli bir husus var: İbrahim (a.s)'ın vatanı olan Ur şehri harabelerinde yapılan arkeolojik kazılardan ele geçen eserlerden anlaşılıyor ki, buradaki halk, kendi dillerinde "Fenar" ismini verdikleri ay tanrısına tapıyorlardı. Onların komşusu olup başşehirleri Larsa olan halk ise, Şamas adını verdikleri güneş tanrısına tapıyorlardı. Bu memleketlerde hâkim bir ailenin saltanatını kuran hükümdarın ismi Er-nemû idi ki, Arap memleketlerinde bu isim Arapçalaşarak Nemrûd şeklini almış ve bu memleketteki hükümdarların unvanı Nemrûd olarak devam etmiştir.
Böylece İbrahim (a.s), Allah kendisini peygamberliğine seçmeden önceki araştırmasında gayet ciddi hareket etti. Neticede gezegenlerin doğuşu ve batışı, O'nu gökleri ve yeri yaratandan başka Rab olmadığı hakikatine götürdü. Bu bakımdan O'nun ay batarken şöyle dediğini görüyoruz:
"Şayet Allah'ım bana doğru yolu göstermeseydi, hakka ulaşmaktan acze düşerdim ve etrafımdaki milyonlarca insanın devamlı boyun eğip durdukları şu dış görünüşe saplanıp kalmaktan ve onlar gibi aldanışa düşmekten korkardım."

Sonra Allah-u Teala O'nu peygamberlik makamına lâyık görünce, kavmini Allah'ın yoluna çağırmaya başladı. Hemen aşağıda göstereceğimiz âyetlerden, kavmini davet ederken ifade ettiği kelimeleri düşünürsek, az önce belirttiğimiz durum daha iyi anlaşılır:

"Hem Allah'ın haklarında hiç bir delil ve burhan indirmediği şeyleri siz ona eş tanıdığınızdan korkmazken, eş tutuğunuz o nesnelerden nasıl korkarım?" (En'am,81)
"Sizi ve Allah'tan başka taptıklarınızı bırakıp çekiliyorum" (Meryem, 48).
"Hayır dedi, sizin Rabbiniz hem göklerin hem yerin Rabbidir; bütün bunları O yaratmıştır."
"İbrahim: "Öyle ise Allah'ı bırakıp da size hiç bir şeyle ne fayda ne zarar veremeyecek olan bu putlara hâlâ tapacak mısınız?" dedi." (Enbiyâ, 66)
"O zaman babasına ve kavmine demişti ki: "Siz nelere tapıyorsunuz? Yalancılık etmek için mi Allah'ı bırakıp düzme ilâhlar diliyorsunuz? Alemlerin Rabbine zannınız nedir söyle?" (Saffat, 85-87)
"Biz sizden ve Allah'ı bırakıp da tapmakta olduğunuz nesnelerden katiyen uzağız. Sizi inkâr ettik. Siz Allah'a bir olarak iman edinceye kadar bizimle aranızda ebedi düşmanlık ve buğuz belirmiştir" (Mümtehine, 4)

Bütün bu sözlerden anlaşılıyor ki, İbrahim (a.s), Allah'ı tanımayan, O'nun insanların ve alemlerin Rabbi olduğunu inkâr eden veya zihinleri bu firiklerden tamamen habersiz bir kavme hitap etmiyordu. Tersine ortada rubûbiyyetin birinci ve ikinci mânâsında ve ilâhlıkta Allah'a diğer ilâhları ortak koşan bir kavim vardı. Bunun için Kuran'ı Kerim'de İbrahim (a.s)'ın kavmini Allah'ın varlığına, O'nun alemlerin rabbi olduğuna inandırmak için sarf ettiği tek sözcüğe rastlayamazsınız. Sadece kavmini, her sözünde Allah'ın tek Rab ve ilâh olduğuna inanmaya davet ettiğini görürsünüz.

Nemrut'un durumuna gelince... Bunu anlayabilmek için, Hz. İbrahim'le onun arasında geçen konuşmaya bakalım:

"Allah, kendisine mülk ve saltanat verdiği için şımararak, İbrahim ile Rabbi hakkında çekişeni görmedin mi? Hani İbrahim: '"Benim Rabbim hem diriltir, hem öldürür" deyince o: "Ben de diriltir, öldürürüm" demişti. İbrahim, "Allah güneşi doğudan getiriyor, haydi sen de onu batıdan getir" deyince o kâfir şaşırıp kalmıştı.Allah zalimler güruhunu muvaffak etmez" (Bakara, 258)

İbrahim (a.s) ile Nemrut arasında geçen bu konuşmadan anlaşıldığına göre, aralarındaki anlaşmazlık, Allah-u Teala'nın varlığı veya yokluğu hususunda değil, İbrahim (a.s)'in Allah'ı Rab kabul eden bir kimse olmasından ileri geliyordu. Nemrut ise Allah'ın varlığına inanan kavimdendi. Sonra insanın ahmaklığına delâlet eden: "Ben göklerin ve yerin yaratıcısıyım ve güneşle ayın hareketini idare ederim" sözünü söyleyebilecek bir akılsızlığa veya cinnete de müptela değildi. O’nun dâvası Rab'lik, göklerin ve yerin ilâhı olmak değildi, İbrahim (a.s)'in de fertlerinden biri olduğu memleketin Rabbi olmaktı. Bu memleketin Rabbi oluşunu, rubûbiyyetini birinci ve ikinci mânâsı ile de iddia etmiyordu. Zira bu iki mânâda güneş, ay ve gezegenlerin Rûbûbiyetine inanıyordu. O'nun iddiası üçüncü, dördüncü ve beşinci manâsıyla memleketin rabbi oluşu idi. Diğer bir deyişle O'nun dâvası şu idi: Memleketin mutlak sahibi olması, bütün halkın kul'u olması, otoritesinin bu topluluğun temel ilkesi kabul edilmesi ve emirlerinin halkın yaşayışının tek belirleyicisi olmasıdır. Âyet-i kerimede "Allah kendisine saltanat verdiği için" sözü onun rûbûbiyet dâvasının esasını, hükümdarlıkta büyüklük taslamaktan ileri geldiğini açıkça gösteriyor. Tebaası arasında İbrahim demlen bir adamın çıktığını, tabiat üstü varlıklar olan güneş, ay ve yıldızların rubûbiyyetini kabul etmediği, medeniyet ve siyaset sahasında tahtın sahibi olan kendisinin rabliğine inanmadığı haberi ulaştığında, bu kendisine tuhaf göründü. İbrahim (a.s)'ı çağırtarak sordu: "Rab olarak kabul ettiğin kimdir?
İbrahim (a.s) derhal cevap verdi: "Rabbim diriltir ve öldürür, insanları öldürmeye ve diriltmeye gücü yeter". Nemrut işin inceliğini kavrayamayınca kendi rabliğine şu sözü ile delil getirmeğe çalıştı: "Ben de öldürüp diriltmeye muktedirim. Dilediğimi öldürür, dilediğimin de canını bağışlarım."

Burada İbrahim (a.s) ona, kelimenin bütün mânâsı ile, Allah'tan başka bir rabbin olmadığım, nerede O'na ortak olduğunu iddiaya çalışan biri çıkarsa, onun güneşin doğuş ve batışına kudretinin yetmeyeceğini açıkladı. Nemrut zeki bir şahıstı. İbrahim (a.s)'m ileri sürdüğü bu kesin delili duyup, hakikat önüne apaçık serilince, Allah'ın göklerde ve yerdeki hâkimiyeti karşısında kendi rablik dâvasının batıl bir zan ve boş bir iddiadan ibaret olduğunu anladı; sesi soluğu kesildi; dudaklarını bile kıpırdatamadı. Ancak kendini beğenmişlik, nefsin arzularına uyma, yakınlarının menfaatini tercih o dereceye varmıştı ki, hakikati ve doğruyu anladığı halde, despot idaresinden vazgeçip Allah ve Resulü'ne itaat etmeyi nefsine yediremedi. Cenab-ı Hak, elçisi ile Nemrut arasında cereyan eden çekişmenin neticesini "Allah zalimler güruhunu muvaffak etmez" sözü ile noktalıyor. Bundan kastedilen şudur: Nemrut, hak kendisine tecelli ettikten sonra tabi olması gereken yola uymaya razı olmayıp, zalim, despot idaresinde ısrar ederek halka ve onlarla beraber kendi nefsine zulmetmeyi tercih edince, Allah ona hidâyetinden bir nur vermedi. Zaten nefsinin azgınlığı sebebi ile hidâyeti istemeyen kimseyi doğru yola getirmek ilâhi sünnetlerden değildir

LUT (a.s.)'IN KAVMİ

Kur'an-ı Kerim'de İbrahim (a.s)'in kavminden sonra, yeğeni Lût (a.s)'un, fesatlarını ıslah ederek hidayete çağırmakla görevlendirdiği kavminin durumu anlatılmaktadır. Kur'an-ı Kerim'e göre bunlar da Allah'ın varlığını inkâr eden, birinci ve ikinci mânâsı ile rab ve halik (yaratıcı) olduğunu kabul etmeyen kimseler değillerdi. Onların yüz çevirip kabul etmeye yanaşmadıkları husus Allah'ın üçüncü, dördüncü ve beşinci mânâsı ile Rab olduğu ve peygamberleri Lût'a Allah'ın elçisi olarak itaat etmek ve tebliğlerini kabul etmek mecburiyetinde bulunuşlarıdır. Düşüncelerinin temeli, mutlak hürriyete sahip olma isteğine dayanıyordu. Nefislerinin bütün arzularına tabi olmak karşılığında en şiddetli azabı tattıkları büyük suçları işlemekten çekinmemek. Aşağıdaki âyetler bu durumu açıklamaktadır:

"Hani kardeşleri Lût onlara: Allah'tan korkmaz mısınız? demişti. "Ben size gönderilmiş emin bir peygamberim. Artık Allah'tan korkun ve bana itaat edin. Ben buna karşı sizden hiç bir ücret istemiyorum. Benim mükâfatım, âlemlerin Rabbinden başkasına ait değildir. Siz, Rabbinizin sizin için yarattığı eşlerinizi bırakıp da, insanların içinden erkeklere mi gidiyorsunuz ? Hayır siz, helalden harama tecavüz eden bir kavimsiniz." (Şu-ara 161,166).

Bu sözlerden açıkça anlaşılıyor ki, Lût (a.s) Allah'ın varlığını, O'nun yaratıcı ve Rab olduğunu inkâr etmeyen bir kavme hitap ediyordu. Bu kavim Lût (a.s)'a "Allah nedir; O'nun âlemlerin yaratıcısı oluşu nereden çıktı?" veya "Bizim ve bütün yaratılmışların Rabbi oluşu nereden geliyor?" gibi sözlerle karşı çıkmıyor, ancak şöyle itirazda bulunuyorlardı:

"Ey Lût! Sen bu dâvadan vazgeçmezsen, mutlaka memleketimizden kovulup çıkarılacaklardan olacaksın dediler." (Şuara, 167)

Kur'an-ı Kerim bu olayı bir başka âyetinde şöyle açıklar:

"Lût'u da hatırla. Hani O, kavmine şöyle demişti: Siz öyle bir hayasızlık yapıyorsunuz ki, sizden evvel alemlerden hiç biri bunu yapmamıştır. Siz erkeklere yaklaşıyor, yol kesiyor, toplantılarınızda meşru olmayanı yapmıyor musunuz? Kavminin cevabı: 'Eğer doğru söyleyenlerden isen Allah'ın azabını getir bize demelerinden başkası olmadı."(Ankebût, 28,29)

Bu sözler Allah'ın varlığını inkâr eden bir kavmin cevabı olabilir mi? Elbette hayır. Bunlardan da anlaşılıyor ki, onların asıl suçları Allah-u Telalânın ilâhlık ve rabliğini inkâr değil, Allah'ın tabiat alemi üstünde bir ilâh ve rab olduğuna inanmakla beraber, O'na itaat etmemek, ahlâkî, medenî ve toplumsal yaşayışlarında O'nun kanunlarına uymamak ve elçisi Lût (a.s)'un hidâyet çağrısına kulak asmamaktır

ŞUAYB (a.s.)'IN KAVMİ

Şimdi de Şuayb (a.s)'ın peygamber olarak gönderildiği Medyen ve Eyke halkına gelelim. Onlar hakkında bildiğimiz İbrahim(a.s)'ın soyundan olduklarıdır. Şu halde onlar hakkında, Allah'ın varlığına, O'nun Rab ve ilâh olduğuna inanıyorlar mı diye araştırmamıza lüzum yoktur. Hakikatte onlar, başlangıçta İslam üzerine yaşamış bir ümmetti. Sonra inançlarına karışan bozukluk ve işlerine karışan kötülük sebebi ile bozulmaya uğradılar. Kur'an-ı Kerimde onlar hakkında gelen haberlerden anlaşıldığına göre bu halkın tümü yaratana inanmıştı. Şuayb (a.s)'ın onlara tekrar tekrar şöyle dediği görülür:
"Ey kavmim, eğer inananlardan iseniz şu şekilde hareket edin".

Şuayb (a.s)'ın onlara hitabından, kendilerinin ona verdikleri cevaplarından Allah'a inanan, O'nu Rab ve Mabûd tanıyan kimseler oldukları anlaşılıyor. Yalnız sapıklığın iki çeşit tehlikesine düşmüşlerdi.

Birincisi: Allah'la beraber, rûbûbiyet ve ulûhiyet konusunda diğer ilâhları da kabul ediyorlar, sırf Allah için yapmıyorlardı.

İkincisi: Allah'ın Rab oluşunu, insan yaşayışının ahlak, cemiyet, iktisat, medeniyet, siyâset yönlerine hiç tesirli olmadığına inanıyorlardı. Bundan dolayı da içinde medenî hayatlarında mutlak bir serbestliğe sahip olduklarını,yaşayışlarında diledikleri gibi hareket edebileceklerini zannediyorlardı.

İşte bunu açıklayan âyetler:

"Medyen'lilere de kardeşleri Şuayb'ı gönderdik. Dedi ki: Ey kavmim! Allah'a kulluk edin. Sizin O'ndan başka hiç bir ilâhınız yoktur. Rabbınızdan size apaçık bir burhan gelmiştir. Artık kileyi, teraziyi tam tutun. İnsanların eşyasına haksızlık etmeyin. Yeryüzünü ıslah edildikten sonra fesada vermeyin. Bana inanıyorsanız bu söylediklerim sizin için hayırlıdır" (Araf, 87)
"Ey kavmim! Ölçüde ve tartıda adaleti yerine getirin, insanların eşyasını eksiltmeyin. Yeryüzünde fesatçılar olarak fenalık yapmayın. Eğer mümin iseniz Allah'ın helalinden bıraktığı kâr sizin için daha hayırlıdır. Bununla beraber, ben sizin üzerinizde bir bekçi de değilim. Dediler ki: Ey Şuayb! Atalarımızın yaptığı şeylerden, yahut mallarımızdan ne dilersek onu yapmamızdan vazgeçmemizi, sana namazın mı emrediyor? Muhakkak ki sen yumuşak huylu, aklı başında bir adamsın". (Hûd, 85-87).

“Atalarımızın taptığı şeyler veya mallarımızdan ne dilersek onu yapmanızdan..” ayetinden uluhiyet ve rububiyet konusundaki gerçek yanılgı ve sapıklıkların ne olduğu anlaşılmaktadır

FİRAVUN ve AİLESİ

Şimdi de Nemrud ve kavmi hakkında uydurulandan daha hatalı ve uydurma hikayelere teşkil eden,Firavun ve ailesi hakkındaki kıssalara bakalım: Yaygın görüşe göre Firavun, Allah’ın varlığını inkar etmekle kalmıyor, kendi ilahlığını iddia ediyor. Bunun manası şudur: Firavun’un bozuk inancı o dereceye ulaşmıştı ki insanların tepesine binip açıkça göklerin ve yerin yaratıcısı olduğunu iddia ediyor, kavmi de ahmaklıkta o derece ilerimiş gitmişti ki, O’nun bu iddiasına hemen inanıveriyordu

Kur’an ve tarihin Şehadeti ile hakikat ,Firavun un ilahlık ve rablik mevzuunda sapıklığı, Nemrud’un aynı konudaki sapıklığından, Firavun’un kavminin durumu da Nemrud’un kavminin durumundan farklı olmadığı merkezindedir.Aralarında şu fark var:Firavun un kavmi arasında,bazı siyasi sebeplerle İsraillilere karşı şiddetli bir milliyetçilik taassubu belirmişti.
Sırf bu inat ile Allah’ın Rab ve ilah olduğuna, asrımızdaki maddeci inkarcılardan pek çokları gibi, kalpleri şehadet ettiği halde, açıkça iman etmekten kaçınıyorlardı.

Daha önce Yusuf(a.s) mısır’da hükmü geçen bir insan olunca, Mısırlılar arasında Hak dini yayıp genişletmeğe bütün gücü ile çalıştı.Mısır toprakları üzerinde,asırlarca hiç kimsenin güç yetiremeyeceği çok sağlam eserler bıraktı. Mısırlılar her ne kadar babalarının inançlarına uyarak Allah’ın dinine tabii olmamışlarsa da araların da Allah’ın varlığını, O’nun göklerle yerin yaratıcısı olduğunu bilenler vardı. İş bununla da kalmamıştır. Hakikatte İslâmi öğreti, nüfuz ve tesirini o derece kuvvetlendirmişti ki her Mısırlı en az, Allah'ın tabiat âlemi ötesinde ilâhların ilâhı, rablerin rabbi olduğuna inanmıştı. Küfürde inat edenler ise, ulûhiyet ve rububiyyette, Allah'la beraber ortaklar kabul ediyorlardı. Mısırlılar üzerinde çeşitli tesirleri bulunan İslam inancı, Musa (a.s)'nın peygamber olarak gönderildiği güne kadar devam etti (Tevrat'taki tarihi malûmata güvenecek olursak, o gün Mısırlılardan iman edenlerin, Mısır nüfusunun beşte birini teşkil ettiğini tahmin edebiliriz. İsrailli'lerin sayısı hakkında Tevrat'taki haberler, Musa (a.s) ile Mısır'dan çıkanların iki milyon olduğunu gösterir. Mısır halkının da, o gün on milyondan daha çok olduğu zannedilmektedir. Tevrat, Musa (a.s) ile birlikte Mısır'dan çıkan muhacirlerin, İsrailli olduklarını belirtir. Lâkin zann ve tahminimiz istediği kadar mübalağalı olsun, Yâkub (a.s)'un oniki oğlundan olan zürriyetinin, beş yüz sene içinde iki milyona ulaşması mümkün gözükmemektedir. Bunun için yapılan kıyaslama neticesinde, Mısırlı'lardan azımsanmayacak bir miktarın Müslüman olup, Ben-i İsrail'e katıldıkları ve Mısır'dan hicret ederken, onlara yoldaşlık ettikleri neticesine ulaşırız. Bütün bunlardan da Yûsuf (a.s) ile yardımcılarının, Mısır'da ifa ettikleri İslâm davetinin hududunun genişlediğini takdir edebiliriz.) Bunun delili ise Kıpti prenslerden birinin Firavun'un meclisinde yaptığı konuşmasıdır. Firavun, Musa (as)'nın öldürülmesi ile ilgili iradesini bildirdiği zaman, meclisindeki ileri gelenlerden olup daha önce Müslümanlığa giren bu prens, kalkıp şu konuşmayı yapmıştır:


"Firavun ailesinden olup, imanını gizlemekte olan bir mümin de şöyle dedi: "Siz bir adamı, Rabbım Allah’tır dedi diye öldürür müsünüz? Halbuki o, size Rabbinizden apaçık mucizeler de getirmiştir. Bununla beraber eğer o, bir yalancı ise yalanı kendine. Eğer doğrucu ise, sizi tehdit ede geldiği azabından bir kısmı olsun gelir sizi çarpar. Şüphesiz Allah, haddi aşan, iddiasında yalancı olan kimseyi muvaffak etmez. Ey kavmim! Bu gün bu yerde siz galip olduğunuz için mülk sizindir. Fakat Allah'ın hışmı bize gelip çatarsa, kim bize yardım eder?"

"Ey kavmim! Hakikat ben, o sürü sürü fırkaların gününe misal vermenizden, Nuh kavminin, Ad'ın Semûd'un ve daha sonrakilerin hali gibi bir maceraya sapıp, felakete uğramanızdan korkuyorum. Yoksa Allah kullarına bir zulüm dileyecek değildir.
["Ey kavmim! Hakikat ben size karşı o bağırışıp çağırışma gününden endişe ediyorum." "O gün, hesap yerini arkanızda bırakarak Cehenneme döneceğiniz gündür. O gün sizin için, Allah'ın azabından hiç bir kurtarıcı yoktur. Allah kimi şaşırtırsa, onun yolunu bir doğrultacak da yoktur"]* "And olsun Musa'dan evvel Yusuf da, size apaçık burhanlar getirmişti. O vakit de O'nun size getirmiş olduğu şeyler kakında şüphe edip durmuştunuz. Hattâ O vefat edince dediniz ki: Bundan sonra Allah asla bir peygamber göndermez [İşte Allah, o haddi aşan şüphecileri böyle şaşırtır. "Onlar kendilerine gelmiş hiç bir delil olmaksızın Allah'ın âyetleri hakkında mücâdele edenlerdir. Bu, gerek Allah katında, gerek iman edenler katında büyük buğzu gerektirir. Allah, her büyüklük taslayan zorbanın kalbini işte böyle mühürler." "Ey kavmim! Siz bana uyun, size doğru yolu göstereceğim."
"Ey kavmim! Bu dünya hayatı ancak fâni bir eğlencedir. Ahiret ise asıl durulacak yurdun ta kendisidir."
"Kim bir kötülük işlerse,ona bunu benzerinden başkası ile karşılık yapılmaz.Kim de erkek olsun kadın olsun, mümin olarak iyi amelde bulunursa işte onlar, içinde hesapsız rızıklara kavuşturulmak üzere cennete girerler."}
"Ey kavmim! Benim karşılaştığım bu hal nedir? Ben sizi kurtuluşa davet ediyorum. Siz beni ateşe çağırıyorsunuz." "Siz beni Allah'a küfredeyim, rûbûbiyetini, hiç bir suretle tanımadığım nesneleri O'na ortak tutayım diye çağıyorsunuz. Ben ise sizi o mutlak Kâdir'e,o çok affediciye davet ediyorum.
["Sizin beni mutlaka tapmaya davet ettiğiniz, dünyada da ahirette de hakka ki, hiç bir davete selahiyeti yoktur.Hakikatte hepimizin dönüp gidişi Allah'adır.Haddi aşanlar ateş yaranının ta kendileridir." "Size söylemekte olduklarımı, yakında hatırlayacaksınız. Ben işimi Allah'a ısmarlıyorum. Çünkü Allah kullarını en iyi görendir"]* (Müminun. 28-44).


*Parantez [ ] içine aldığımız mealler Arapça tercümede yoktur.Ayetlerin nazmı kesilmesin diye tarafımızdan eklenmiştir.(Çevirenler.)
Bu hitabe başından sonuna kadar Yusuf (as)'un, kendi zamanından Musa zamanına kadar asırlar geçmesine rağmen, Mısırlılar üzerindeki etkisinin devam etmiş olduğuna şahadet eder. Mısırlıların, bu yüce peygamberin kendilerine öğrettikleri sayesinde Allah'ın varlığı ile ilgili hiç bir şey bilmeyecek, rûbûbiyet ve ulûhiyetinin tanımayacak, egemenlik ve otoritesinin bu evrendeki tüm tabiat güçlerine baskın olduğunu, gazabından korkmak ve çekinmek gerektiğini anlamayacak kadar câhil kalmalarına imkan yoktur. Yine bu konuşmanın sonlarından, şu husus açıkça ortaya çıkmaktadır: Firavun toplumu, Allah'ın ulûhiyet ve rûbûbiyet sıfatlarında Allah'a şirk koşuyor ve bunları da ona eş tutuyorlardı.

Firavun üzerine şüpheyi çeken noktaya gelince, bu şüpheyi doğuran sebepler şunlardır.

Hz. Musa'dan, "Ben alemlerin Rabbinin elçisiyim" sözünü işitince. "Âlemlerin Rabbi nedir?" diye sorması...

Veziri Hâmân'a, "Benim için yüksek bir kule yap. Olur ki ben o yollara, göklerin yollarına ulaşırım da Musa'nın ilâhına yükselip çıkarım" demesi..
Hz. Musa'yı korkutmak için, "Benden başkasını ilâh edinirsen seni hapsederim" diye tehtid etmesi...

Kavmine ve yakınlarına, "Ben sizin en yüce Rabbinizim. Sizin için kendimden başka bir ilâh tanımıyorum" diye ilan etmesi...

Firavun'un söylediği bu sözler, bazı inşalarda onun Allah'ın varlığını inkâr ettiği, zihnini alemlerin Rabbi düşüncesinden tamamen boş, kendini tek ilâh zannettiği fikrini doğurmuştur. İşin doğrusu, O'nun bütün bunların hepsini koyu bir milliyetçilik taassubu ile yapmış olmasıdır.

İslami öğreti, Yusuf (as)'un güçlü ve yüce şahsiyetinin tesiri ile, kendi zamanında Mısır'ın dört bir yanında yayılmıştı. Bu durum, Yusuf (as)'un Mısır hükümeti nezdinde elde ettiği nüfuz ve otoriteye tâbi olarak, İsrail oğulları’nın Mısır'da kuvvetli bir güç kazanmalarını sağlamıştır.

İsrâlioğullarının Mısır'daki nüfuzları 300 veya 400 sene kadar sürmüştür. Sonra Mısırlıların kalbinde milliyetçilik ve ırkçılık ateşi tutuşmuş ve İsrail oğullarına karşı bunun gereğini düşmanca tatbik etmişledir. İş adamakıllı kızışınca İsraillilerin gücünü tamamen yok etmişlerdir. İdare milliyetçi Mısır hanedanlarının eline geçmiş ve hükümetleri peş peşe devam etmiştir. Bu yeni hükümdarlar idare mekanizmasını ellerine geçirince İsrâil oğullarının esaret altına alıp güçlerine bir son vermekle kalmamışlar, Mısır'da Yusuf (as)'tan beri sürüp gelen eserleri mahvederek, cahiliyet devrine ait dini yaşayışları da diriltmeye başlamışlardır. Bu devrelerde Musa (as) peygamber olarak gönderilince, üstünlük ve hükümranlıklarının ellerinden çıkarak ikinci bir defa İsrâil oğulları’nın eline geçmesinden korkmuşlardı. Firavun'un Musa (as)'ya cam sıkılarak ve kızarak "Âlemlerin Rabbi nedir; benden başka bir ilâhın olması mümkün müdür?" diye sormakta ısrar ve inat etmesi, âlemlerin Rabb’ının varlığını bilmediğinden değildir. Bu hakikat Kur'an-ı Kerim'de Firavunun yakınlarının konuşmalarından ve Musa (as)'nın hitabelerinden açıkça anlaşılıyor. Mesela Firavun, Musa (as)'nın Allah'ın elçisi olmadığı iddiasını pekiştirmek için şöyle diyor:

"Öyle ya, onun üstüne gökten altın bilezikler atılmalı, yahut beraberinde birbiri ardınca kendisini tasdik edici melekler gelmeli değil miydi?"(Zuhruf, 53)

Bu söz, zihni Allah'ın ve meleklerin varlığı fikrinden tamamen habersiz bir kimsenin sözü olabilir mi? Kur'an-ı Kerim Hz. Musa ile Firavun arasında geçen aşağıdaki konuşmayı da naklediyor:

"...Firavun O'na: "Musa! Ben seni gerçekten büyüklenmiş sanıyorum" demişti. O da: "Andolsun dedi, bunları birer ibret olmak üzere, göklerin ve yerin Rabb’ından başkasının indirmediğini bilmişsinizdir. Firavun! Ben de seni her halde helak edilmiş sanıyorum demişti." (İsra, 101-102)
Başka bir yerde Allah-u Teâlâ Firavun kavminin kalplerinde taşıdıkları şeyi açıklıyor:

"Âyetlerimiz apaçık delil olarak onlara geldiği zaman: "Bu apaçık bir büyüdür" dediler. Vicdanları da bu âyetlere tam bir kanaat hasıl ettiği halde, zulüm ve kibir ile yine bunları inkâr ettiler" (Nemi, 13-14). Kur'an-ı Kerim, şu âyette de bize Musa (as) ile Firavun ailesinin bir toplantısını tasvir ediyor:
"Musa onlara dedi: "Yazıklar olsun size. Allah'a karşı yalan düzmeyin. Sonra azap ile sizin kökünüzü kurutur. Allah'a karşı yalan uyduran, muhakkak hüsrana uğramıştır." Derken sihirbazlar aralarında işlerini çekişe çekişe görüştüler; gizlice müşavere ettiler. Dediler ki: "Bunlar her halde iki sihirbazdır ki, sizi büyüleri ile yerinizden çıkarmak, en şerefli ve üstün olan dininizi gidermek istiyorlar." (Taha, 61-63)

Açıkçası Mısırlılarla peygamberleri Hz. Musa arasında, Hz. Musa'nın, onları Allah'ın azabı ile korkuttuğu, iftiralarının kötü sonuçlarını hatırlattığı zaman tepkileri anlaşmazlık ve reddediş şeklinde ortaya çıkmadı. Çünkü hiç şüphesiz yüce Allah'ın azamet, büyüklük ve heybetinin gönüllerindeki izi henüz tamamen silinmemişti. Ancak milliyetçi önderlerini büyük siyâsi devrimin tehlikeleri ile korkuttukları zaman -ki bu tehlike İsrailli'lerin Mısırlılara tekrar galip gelmeleri endişesi idi- onların da kalpleri katılaştı ve Peygamberlerine karşı direnmek üzere ittifak ettiler.

Bu hakikat bizce açıkça anlaşıldıktan sonra, şunları araştırmamız kolaylaşır: Firavunla Musa (a.s) arasındaki anlaşmazlık konusu ne idi? Kendinin ve kavminin gerçek sapma noktaları nedir? Rab kelimesinin hangi mânâları ile kendisi için rablık ve ilâhlık iddiasında bulunuyordu? Şimdi bu konuyla ilgili olarak, aşağıdaki âyetleri sıra ile inceleyelim:

1) Firavun ailesinden olup, Musa (a.s)'nın dâvetine karşı O'nu kışkırtan ve Musa'nın Mısır'dan çıkarılmasını isteyenler, bazı münasebetlerle Firavun'a soruyorlardı:
"Musa'yı ve kavmini, fesatçılık etmeleri, seni de ilâhlarını da terk etmesi için mi bu toprakta bırakacaksın?" (Araf, 127).

Musa (a.s)'ya iman eden kişi, onlara bundan farklı bir şekilde karşılık veriyor:

"Siz beni Allah'a küfredeyim, rubûbiyyetini hiçbir suretle tanımadığım nesneleri O'na ortak tutayım diye çağırıyorsunuz" (Mümin, 42).

Bu iki ayete baktığımız ve Firavun dönemi toplumuna ilişkin bilgileri ve geçmiş kavimlerin eserleri üzerine yapılmış tarih incelemelerini de göz önüne aldığımız zaman, Firavun ve ailesinin, rab kelimesinin birinci ve ikinci manâsıyla Allah-u Teâlâ'ya ortak koştuklarını, putlardan bazılarını Allah'la beraber ortaklar kabul ederek onlara taptıklarını açıkça anlarız. Demek ki Firavun, kendisi için tabiat âlemi üstünde bir rablık iddiasında bulunsaydı, yâni göklerde ve yerde kendinden başka rab olmadığını düşünerek, bu alemlerde var olan düzene ilişkin sözü geçen üstün bir varlık olduğunu iddia etseydi, (onun döneminde) kesinlikle diğer ilâhlara tapılmazdı(Bazı müfessirler bu ayetteki Âlihe kelimesinin kıraatinde, ibadet mânâsına olarak İlahe şeklini tercih ettiler. Buna da, Firavun'un davasının göklerin ve yerin rabbı olmak iddiasında bulunduğu kanaati ile vardılar. Onların kıraatine göre âyetin mânâsı: "Musa ve kavmini, Seni ve Senin ibadetini terk etmeye bırakır mısın?" olur. Yalnız burada düşünülmesi gereken noktalar var:

a)Bu kıraat şazdır ve bilinen okunuş şekline muhaliftir.
b)Müfessirlerin tercih ettikleri bu şaz kıraat, bir esasa dayanmamaktadır.
c)Âlihe kelimesinin ibadet mânâsına ilâve olarak mabude veya dişi put mânâları da vardır.

Bilindiği gibi Mısırlı'ların en büyük ilâhları, Mısır lisanına göre, Râ denilen güneştir. Firavun'un mânâsı ise "Râ'nın halefi" veya "Râ'nın görüntüsü" demektir. Buna göre Firavun'un bütün iddiası, büyük güneş ilâhının maddî görüntüsü olmaktan öteye geçmez.)

Arapça’ya çevirenin notu:
Hemzenin kesri ile kıraati hakkında Taberî Tefsirinde (l, 41-42; IX, 17) onun İbnu Abbas ve Mücâhid'ten rivayet edildiğini söyler ve zayıf gördüğünü şöyle belirtir: "Kendinden başka şekilde okunduğu görülmeyen kıraat, Kur'an okuyuş otoritelerinin üzerinde ittifak ettikleri kıraattir. Çünkü kurranın onun üzerinde icma ettiklerine dair hüccet vardır." Taberi bu kıraatin tefsirini bizzat İbnu Abbas'tan muhtelif vecihlerle şöyle rivayet ediyor (IX, 18) İbn-i Abbas Tefsirinde dedi ki: "Seni ve senin ibadeti'ni" ve yine dedi ki: "Firavun'a ibadet edilirdi; kendisi ibadet etmezdi" Yine ondan, "Senin ibadetini terk eder" şeklinde başka bir rivayet vardır. Bu vechin, Musa (a.s)'nın Firavun'a ibadeti terk etmesi, ona itaat etmemesi ve emrine boyun eğmemesi mânâsına yorumlanması mümkündür.

Üstad Mevdûdî'nin, bu kıraatin ilâhın müennesi olan Âlihe (tanrıçalar) mânâsında olmasına hamledilebileceği görüşü, Taberi'nin -her ne kadar zayıf görse- de rivayet ettiği bir husustur. Şöyle demektedir: "Bazıları zannediyorlar ki, İlahe olarak okuyan kimseler, Âlihe kıraatinin mânâsına yaklaşan bir mânâ kastederler. Yalnız bununla, tek ve dişi bir ilâh kasteder."
Taberi'nin zayıf görmesine rağmen, bunu takviye eden bir vecih Üstad Mevdûdî'nin de dediği gibi, eski Mısırlılar güneşe tapıyorlardı. İlahe kelimesi, Arapça'da güneş mânâsına da gelmektedir. Buna Utaybe b. el-Haris'l-Yerbûî'nin kızına ait şu şiiri, delil olarak getirmektedir:

"Bir ikindi vaktinde, güneşin batmasından önce, biz işret meclisinde idik. Burada ilahe kelimesinden kasd edilen mânâ güneştir.

Lügat kitapları da ilahe kelimesinin mânâları arasında, put, ay ve güneşi de zikrederler. Bk. Kâmus'ul Muhit ve Lisânu'l-Arab maddesi, el-Muhassas, IX, 19.Taberi, Mecmeu'l-Beyan da (IV, 46) İbnu'l-Cinni'den şunu rivayet ediyor: "Güneşe ilahe denirdi. Zira ona tapıyorlardı."İşte bu, Üstad Mevdûdî'nin görüşünü destekleyen ve tezine güç katan bir sözdür.)

2) Firavun'un Kuran’da varid olan şu sözlerine gelince; "Firavun: Ey ileri gelenler! Ben sizin benden başka bir ilâhınız olduğunu bilmiyorum" dedi. (Kasas, 38).

Firavun: "And olsun dedi, eğer benden başka bir ilâh edinirsen seni muhakkak ve muhakkak zindana girenlerden ederim." (Şuara, 29)

Firavun'un bu sözlerle kastı, kendinden gayri bütün ilâhları inkar etmek değil, gerçek maksadı Musâ(a.s)'nın dâvasını red ve iptal etmektir. Mûsâ(a.s), Rubûbiyyetini sadece tabiat üstüne inhisar ettirmekle kalmayıp, emretme ve nehyetme gücüne sahip medenî ve siyâsî mânâları ile üstün hüküm ve kuvvet sahibi bir ilâha davet edince, Firavun kavmine: "Ey kavmim! Sizin için bu türden bir ilâh olarak benden başkasını bilmiyorum" dedi ve Hz. Musa'yı kendisinden başkasını ilâh edinirse hapse atmakla tehdit etti.

Bu ayetlerden anlaşılan -tarihin ve geçmiş kavimlerden kalan eserlerin şahadeti ile teyit edildiği gibi -Mısır Firavunları, kendileri için sadece mutlak hakimiyet iddiasında bulunmuyorlardı. Güçlerinin idare ettikleri tabakaya tesir etmesi ve üstünlüklerinin onların ruhunda hüküm sürmesini ısrarla istedikleri için, ilâhlara ve putlara intisap etmekle bir nevi mukaddeslik ve noksanlıklardan uzaklık iddiasında bulunuyorlardı. Bu iddialarında Firavunlar yalnız değillerdi. Yeryüzünün her yerinde krallık aileleri, siyasi hakimiyetten elde ettikleri üstünlüğe ilâveten az veya çok, ortaklık fikrine saplanmışlardır. Bunu için devamlı şekilde idare ettikleri toplulukların, kendi huzurlarında kulluğun gereklerinden bir şeyi yapmalarını şart koşuyorlardı. Bununla birlikte bu dâvâları, semavi ulûhiyet dâvası değildir. Bununla siyasi hakimiyetlerini kökleştirmek istiyorlardı. Bunun için Mısır'da ve diğer cahiliyet devrini yaşamış ülkelerde idare eden zümrenin ulûhiyeti, idare makamına bağlı olarak bir elden diğerine değişir durur.

3) Firavun'un asıl dâvası, tabiatın bağlı olduğu nizamda istediğini yapabilen, üstün bir ilâhlık dâvası değildi. Aksine siyâsî ilâhlık dâvası idi. O kendisini,rab kelimesinin üçüncü, dördüncü ve beşinci mânâsı ile Mısır ülkesinde yaşayanların üstün rabbi zannediyordu. Diyor ki: "Ben Mısır ülkesinin, ondaki zenginlik ve servetin mâlikiyim. Ben orada mutlak hakimiyete layığım. Benim merkezi şahsiyetim, Mısır medeniyet ve toplumunun temelidir. Şu halde bu topraklarda benim kanun ve şeriatımdan başkası işlemez."

Firavun'un davasının Kur'an diliyle temeli şudur:

"Firavun kavmi içinde haykırdı:"Ey kavmim!dedi:Mısır mülkü (egemenlik, mülkiyet ve tasarrufu) ve altımdan akan şu ırmaklar benim değil mi? Hâlâ gözünüzü açmayacak mısınız?" (Zuhruf, 51).

İşte bu Nemrûd'un rablik davasının dayandığı temelin aynısıdır:

"Allah kendisine mülk ve saltanat verdiği için şımararak, İbrahim ile Rabbi hakkında çekişti." (Bakara, 258)

Yine bu, Yusuf (a.s)'un çağdaşı olan Firavun'un halkına karşı rabliğinin da esasıdır.

4) Musa (a.s)'nın kendisi ile Firavun ve ailesi arasında bulunan anlaşmazlığın sebebine gelince: Rab kelimesinin bütün mânâsı ile, alemlerin rabbi olan Allah'tan başkası rab ve ilâh değildir. O, tabiat alemlerinin de ötesinde tek olan rab ve ilâhtır. Nitekim O siyâsî ve içtimâi manâsıyla da rab ve ilâhtır. Bunun için de, ibâdetin yalnızca ona tahsis edilmesi, hayatın muhtelif yönlerinde, O'nun kanunlarından başkasına tabi olunmaması gerekir. Allah-u Teâlâ, Hz. Musa vasıtasıyla kullarına olan emir ve yasaklarını vahiy yoluyla bildirecektir. Bu sebeple kullarının işlerinin takdiri Firavun'un değil, O'nun kudret elindedir.

Bu durumda Firavun ve hükümetinin ileri gelenleri tekrar tekrar Musa ve Harun'un Mısır'ı ele geçireceklerini iddia ediyorlardı. Diyorlardı ki: "Musa ve Harun bizim dînî ve medenî nizâmımızı, istedikleri nizâm ve kaidelerle değiştirmek için elimizden almak istiyorlar."

"And olsun ki, biz Musa'yı da, Firavun'a ve O'nun ileri gelenlerine mucizelerimizle ve apaçık bir hüccetle gönderdik. Yine onlar, Firavun'un emrine tâbi oldular. Halbuki Firavun'un emri hiç de yetkili ve dürüst değildi" (Hûd, 96,97)
"And olsun biz, bunlardan evvel Firavun kavmini de imtihan ettik. Onlara da çok şerefli bir peygamber gelmişti: Bana Allah'ın kullarını teslim edin. Çünkü ben size gönderilmiş emin bir peygamberim. Allah'a karşı yücelik taslamayın. Zira ben size apaçık bir burhan getiriyorum diye" (Duhan, 17-19). "Hakikat, biz Firavun'a bir peygamber yolladığımız gibi, size de kıyamet günü üzerinize şahit olarak bir peygamber gönderdik. Firavun o peygambere isyan etti; Biz de onu ağır ve çetin bir tutuşla yakalayıverdik" (Müzzemmil, 15-16).
"Firavun dedi ki: O halde yâ Musa! Sizin Rabbiniz kim? O da, Bizim Rabbimiz her şeye hilkatini veren, sonra da yolunu gösterendir dedi" (Tâhâ, 49-50).
"Firavun dedi ki: Alemlerin Rabbi dediğin nedir1? Musa: Göklerin, yerin ve bunların arasında bulunan her şeyin Rabbidir. Eğer hakikati bilmeyen ehil kimseler iseniz, O'nun birliğine inanın" dedi. Firavun etrafında bulunanlara: işitmiyor musunuz? dedi. Musa: O sizin de, evvelki atalarınızın da Rabbidir" dedi. Firavun: Her halde dedi, size gönderilen bu peygamberiniz mutlak delidir. Musa dedi ki: O doğu ile batının ve ikisi arasında bulunan her şeyin Rabbidir; eğer aklınızı kullanırsanız. Firavun: And olsun dedi; eğer benden başka bir ilâh edinirsen muhakkak ve muhakkak zindana girenlerden ederim" (Şuarâ, 23-29)
"Firavun: Bırakın beni dedi; Musa'yı öldüreyim. Varsın Rabbine yalvarsın. Çünkü ben onun dininizi değiştireceğinden yahut yeryüzünde fesat çıkaracağından korkuyorum." (Mümin, 26).
"Dedi ki: Ey Musa! Sen bizi sihrinle toprağımızdan çıkarmak için mi bize geldin?"(Tâhâ, 57)
"Dediler ki: Bunlar her halde iki sihirbazdır ki, sizi büyüleri ile yerinizden çıkarmak en şerefli ve en üstün olan dininizi gidermek istiyorlar" (Tâhâ, 63).

Şu âyetlerden yaptığımız sıraya göre, dikkatle bakıldığında açıkça görülür ki, en eski devirlerden itibaren muhtelif toplumlarda devam ede gelen sapmalar aynıdır.

Aynı zulmetler Nil vadisini de kaplamıştır.

İlk insandan itibaren bütün peygamberlerin yerine getirdikleri hak davet de, bizzat Musa ve Harun'un davetinin aynısıdır.

YAHUDİLER ve HIRİSTİYANLAR

Firavun'un ailesinden sonra, şimdi de İsrail oğulları ile Yahudilik ve Hıristiyanlığı din edinen diğer kavimleri görelim. Bunlar hakkında, âlemlerin Rabbinin varlığını inkâr ettikleri veya O'nun ulûhiyet ve Rûbûbiyetine inanmadıkları zannım beslemeye imkân yoktur. Zira bizzat Kur'an-ı Kerim, onların Ehl-i Kitap olduklarına şahâdet etmektedir. Onlar hakkında araştırmacının zihninde doğan soru ise şudur: "Kur'an-ı Kerim'in onları ehl-i dalalet sayılmasına sebep olan rûbûbiyet hakkındaki düşünce ve inançlarındaki hatanın sının nereye kadardır?

Bu sorunun özlü cevabını, Kur'an-ı Kerim'de buluruz:

"De ki: Ey Ehl-i Kitap! Dininizde haksız yere haddi aşmayın. Bundan evvel hakikaten hem kendileri sapmış, hem bir çoğunu saptırmış ve hâlâ da dümdüz yoldan ayrılıp sapa gelmiş bir kavmin heva ve hevesine uymayın." (Mâide, 77).

Bu âyetler, hem Yahudi ve Hıristiyanların sapıklığının temelini, hem de geçmiş kavimlerin saplandığı sapıklıklarının dindeki aşırılıklarından ileri geldiğini gösterir:

"Yahudiler: Uzeyr Allah'ın oğludur dediler. Hıristiyanlar da: Mesih İsa, Allah'ın oğludur dediler. (Tevbe, 30).
"Meryem oğlu Mesih İsa, hakikat Allah'ın kendisidir" diyenler, and olsun kâfir olmuşlardır. Halbuki bizzat Mesih şöyle demişti: Ey İsrail oğulları! Benim de Rabbim, sizin de Rabbiniz olan Allah'a kulluk edin" (Maide, 72).
"Allah hakikaten üçün üçüncüsüdür diyenler and olsun ki, kafir olmuşlardır. Halbuki bir tek tanrıdan başka hiç bir tanrı yoktur" (Maide, 73).
"Allah: "Ey Meryem oğlu İsa! İnsanlara Allah'ı bırakıp da beni ve anamı iki ilâh edininiz diyen sen misin? dediği zaman O; "Seni tenzih ederim Ya Rab! Hakkım olmayan bir sözü söylemekliğim bana yakışmaz dedi" (Maide, 116).
"Beşerden hiç bir kimseye yakışmaz ki Allah, kendisine kitabı, hükmü ve peygamberliği versin de sonra O, insanlara: "Allah'ı bırakıp da gelin bana kul olun" desin. Fakat o: Öğretmekte ve okuyup okutmakta olduğunuz kitap sayesinde rabbaniler olun der. Sizin melekleri ve peygamberleri rabler edinmenizi de emretmez O. Ya size, siz Müslümanlar olduktan sonra, hiç kâfirliği emreder mi?" (Âli İmran, 79,80).

Bu ayetlerden anlıyoruz ki, Ehl-i Kitabın sapkınlığı şu iki sebepten ileri geliyordu:

Birincisi: Onlar dindeki yüce mevkileri sebebiyle her türlü saygıya layık olan peygamberler, veliler ve melekler gibi mukaddes varlıklara hürmette mübalağa ettiler, onları hakiki makamlarından çok üstte ilâhlık mertebesine yücelttiler. Allah'la beraber ortaklar kabul ettikleri gibi, bu alemdeki nizamda etkilerinin varlığına inandılar. Sonra onlara ibâdet ettiler, onlardan yardım dilendiler. Onların tabiat üstü alemde hükmü geçen rabler ve ilâhlar olduklarına kanaat getirdiler. Yine onların, günahlarını affederek yardım etmeye, korumaya güçlerinin yettiğini zannettiler:

İkincisi: "Onlar Allah'ı bırakıp bilginlerini, rahiplerini rabler edindiler" (Tevbe, 31).

Yâni dindeki görevleri, insanlara ilâhi kanunun hükümlerini öğretmek ve Allah'ın rızası gereğince onları dünyevi fenalıklarından arıtıp temizlemeye sevk etmekten ibaret olan kimseleri, yavaş yavaş esas mevkilerinden yükseğe çıkartıp, dilediklerini kendilerine helal kılan, dilediklerini de haram kılan, Allah'ın Kitabı'ndan hiç bir esasa dayanmadan arzularının istediği şekilde emir ve yasaklar koyan, nefislerinin arzuladığı şeyleri uyulması lazım gelen bir yol haline getiren üstün varlıklar makamına oturttular. Böylece bunlar kendilerinden önce Nuh, İbrahim, Ad, Semûd, Medyen vs. kavimlerinin düştükleri tehlikeli iki esas sapıklığa saplandılar. Melekleri ve Allah'a yakın kullan, geçmiş sapık toplumlar gibi, tabiat üstü varlıklar kabul ederek Allah'a ortak koştular. Yine geçmiş sapık toplumların yaptığı gibi, siyâsî ve medenî mânâları ile rubûbiyeti, göklerin ve yerin Rabbi olan Allah'a karşılık insan oğluna tahsis ettiler. Medenî, içtimaî, ahlâkî, siyâsî hükümlerin esaslarının hepsini Allah'tan gönderilen delillerden yüz çevirerek, insanlardan almaya koyuldular. Aşırılıkta ve sapıklıkta o dereceye düştüler ki, Kur'an haklarında şu hükmü verdi:

"Bakmadın mı şu kendilerine kitaptan biraz nasip verilenlere? Kendileri Cibt ve Tağuta tapıyorlar? (Nisa, 51)
"De ki: Allah katında bir ceza olmak bakımından bundan daha kötüsünü size haber vereyim mi? Allah'ın lanet ve aleyhinde gazap ettiği, içlerinden maymunlar, domuzlar yaptığı kimselerle Tağuta tapanlardır ki işte bunların mevkii daha kötü, dümdüz yoldan en büyük sapıştır." (Mâide, 60)

Bu iki ayette, Cibt ve Tâğut kelimeleri geçmektedir. Bunlardan: Cibt kelimesi, haç, sihir, muskacılık, gözbağcılık, kahinlik, gaybten haber verme, uğursuzluk, falcılık, tabiat kanunlarının dışındaki tesirlerden gelen bütün vehimleri ve hurafeleri içine alan bir kelimedir.

Tâğut ise, Allah'a karşı azan, isyan eden, kulluk haddini aşarak kendisi için ulûhiyet ve rûbûbiyet iddiasına kalkışan her şahıs, zümre ve idareye denir.
Yahudi ve Hıristiyanlar sözü geçen iki tür sapıklığa duçar oldular: Birinci tür sapıklığın sonucu, her tür yanlış düşüncenin akıl ve gönüllerine yerleşmesi oldu. İkincisinin sonucunda ise, bilginler, üstatlar, süfiler ve rahiplere, ibâdet aşamasından sonra, zamanla Allah'a açıkça isyan eden despot ve zalimlere ibâdet ve itaate yöneldiler.

ARAP MÜŞRİKLERİ

Şimdi de peygamberlerin sonuncusu Hz. Muhammed (s.a)'in kendilerine gönderildiği, Kuran’ın ilk hitap ettiği kimseler olan Arap müşriklerden bahsedelim:

Onların ulûhiyet ve rûbûbiyet konusunda sapıklıkları hangi çeşittendi? Alemlerin Rabbi olan Allah'ı bilmiyorlar mıydı? Veya O'nun varlığını inkâr ediyorlardı da, Rasulullah onların kalplerine Yüce Allah'ın varlığını yerleştirmek için mi gönderilmişti? Allah'ın alemlerin Rabbi ve ilâhı olduğuna inanmıyorlardı da, Kur'an-ı Kerim onları ikna için mi indirilmişti? Allah'a ibâdeti ve O'na boyun eğmeyi kabul mu etmiyorlardı? O'nun, duaları işiten, ihtiyaçları gideren olduğuna inanmıyorlar mıydı? Lat, Menat, Uzza, Hübel ve diğer ilâhların hakikatte şu kainatın yaratıcısı, mâliki, rızık vericisi, idare ve sürekliliğini elinde tutan varlıklar olduklarına mı inanmıyorlardı? Yoksa bu ilâhların medeniyet ve ahlâk hususunda kanun koyucu, hidâyet ve irşat kaynağı olduklarına mı kanaat getiriyorlardı?

Bütün bu sorular hususunda Kur'an-ı Kerim'e müracaat ettiğimiz zaman bize olumsuz cevap verir ve açıklar ki, arap müşrikleri sadece Allah'ın varlığını kabul etmekle kalmayıp O'nun, kendi ilâhları da dahil olmak üzere, bütün alemin yaratıcısı, mâliki ve en üstün Rabbi olduğuna inanıyorlardı. Ulûhiyet ve rûbûbiyet huşunda da, O'na boyun eğiyorlardı. Allah-u Teâlâ, dua ettikleri, kendilerine bir zarar dokunduğu veya bir bela isabet ettiğinde sığındıkları en yüce, en üstün makamdı. Sonra Allah'a ibâdet etmek ve boyun eğmekten de çekinmiyorlar di. İlâhları ve putları hakkındaki inançları ise, onların gerek kendilerini, gerek bu kainatı yaratan, hepsini rızıklandıran, ahlakî ve medenî yaşayışlarında doğru yola ulaştıran ve irşat eden varlıklar oldukları merkezinde de değildi. Aşağıdaki âyetler, onların bu husustaki görüşlerini pek açık aksettirmektedir:

"Onlara de ki: Kimindir o yer ve ondakiler, biliyor musunuz? Allah'ındır diyecekler. O halde iyice düşünüp de ibret almaz mısınız siz? de. Yine de ki: Kim o yedi göğün rabbi ve o büyük Arşın sahibi? Allah'tan başkasına tapmaktan sakınmaz mısınız? De ki: Her şeyin mülkü elinde bulunan kimdir ki; daima O himaye ediyor, kendisi asla himayeye muhtaç olmuyor? Söyleyin, biliyorsanız? Allah'ındır diyecekler. De ki: O halde nasıl olup da böyle büyükleniyorsunuz? Hayır biz onlara hakikati getirdik. Onlarsa muhakkak yalancıdırlar" (Müminun- 84-90).
"O, sizi karada ve denizde gezdirendir. Hatta, gemilerle denize açıldığınızda, gemilerin elverişli bir rüzgârın önünde yolcuları alıp götürdüğünde, yolcular da bununla sevindikleri zaman ona şiddetli bir fırtına gelip çatar, çepeçevre kuşatıldıklarını sandıkları sırada O'na dua ederler."
"And olsun derler, eğer bizi bundan kurtarırsan seksiz şüphesiz şükredenlerden olacağız" Fakat Allah, onları selâmete erdirince bakarsın ki yer yüzünde yine haksız yere taşkınlıklarda bulunuyorlar" (Yunus, 22,23).
"Denizde size bir sıkıntı değdiği zaman, Allah'tan başka bütün taptıklarınız kaybolur. Fakat O, sizi kurtarıp karaya çıkarınca yine yüz çevirirsiniz. İnsan çok nankördür" (İsrâ, 67)

Kur'an-ı Kerim onların ilâhları hakkındaki inançlarını kendi ağızlarından şöyle nakleder:

"Allah'ı bırakıp da kendilerine bir takım dostlar edinenler derler ki: Biz bunlara ancak bizi Allah'a daha fazla yaklaştırsınlar diye tapıyoruz (Zümer, 3)
"Bu putlar Allah yanında bizim şefaatçilerimizdir! derler." (Yûnus, 18).

Sonra onlar, ilâhların hayatî işlerinde kendilerine yol gösterdiğini de zannetmiyorlardı. Allah-u Teâlâ Rasûlüne, Yûnus Suresinin 35. ayetinde:

"Sizin ortaklarınızın içinde, hakkı gösterecek bir kimse var mıdır?"

sualini sormasını emretti. O, imkân bulduğu her fırsatta bu soruyu sordu. Onlardan hiç biri buna müspet cevap veremedi. Hiçbiri cesaretle çıkıp da, "Lât, Menat, Uzza ve diğer ilâhlar, bizi akide ve amel yönünden en doğru yola iletirler. Dünya hayatımızda bize adalet, emniyet, selâmet esaslarını öğretirler. Biz onların ilim kaynağından kainatın hakikatlerini öğreniriz" diyemedi." Bunun üzerine Cenab-ı Hak, Hz. Peygambere der ki:

"Hakkı gösterecek ve ona iletecek Allah'tır. O halde Hakka hidâyet edecek Allah mı, kendisine doğru yolu bulamayan o uydurma tanrılar mı? Ne oluyor size? Nasıl böyle yanlış hükmediyorsunuz?" (Yûnus, 35)

Bu, Kur'an hükümlerinden sonra geriye şu sorunun cevabını aramamız kalıyor: Onların rûbûbiyet konusunda sapkınlıkları ne idi ki, Allah-u Teâlâ peygamberini bu düşünceyi doğrulamakla vazifelendirdi ve onları bu fikrin karanlığından hidayetin nuruna çıkarmak için Kitabını indirdi? Bu meseleyi araştırmak için Kur1 an'a müracaat ettiğimiz zaman, inanç ve ameller hakkındaki, eskiden beri hak yoldan ayrılmış toplumların, devam ede geldikleri yanlışlığın iki çeşidi üzerinde durmak mecburiyetinde kalırız.

Bir taraftan tabiat âlemi üstündeki rûbûbiyet ve ulûhiyet konusunda Allah'a, başka ilâh ve rableri ortak koşup dururken meleklerin, mukaddes insanların, gökteki yıldızların, bağlı oldukları düzen üstünde, hükmedici selahiyetlerden bir çeşit selahiyete sahip olduklarına inanıyorlardı. Bunun için duada, yardım talebinde, ibâdetlerin yerine getirilmesinde sadece Allah'a yönelmiyorlar, elleri ile yapıp süsledikleri uydurma ilâhlarına da müracaat ediyorlardı. Diğer taraftan da medenî ve siyâsî rûbûbiyet konusunda Allah-u Teâlâ'nın rab olduğunu düşünmeyecek durumdaydılar. Din adamlarını, reislerini, kabile şeflerini bu mânâlarda rabler ediniyorlar, hayat kanunlarım onlardan alıyorlardı.

Birinci çeşit sapkınlıklarına Kur'an-ı Kerim, aşağıdaki âyetlerle şahâdet etmektedir:

"İnsanların kimi de, Allah'a dinin yalnız bir tarafından ibâdet eder. Eğer kendisine bir hayır dokunursa, ona yapışır. Eğer bir fitne isabet ederse, yüzü üstü döner. Dünyada da, ahirette de hüsrana uğramıştır o. Bu ise apaçık ziyanın ta kendisidir. O, Allah'ı bırakır da kendisine ne zarar, ne fayda vermeyecek olan şeylere tapar. Bu ise haktan en uzak sapıklığın ta kendisidir. O, zararı faydasından daha yakın olana tapar; taptığı şey ne kötü yardımcı, ne kötü arkadaştır." (Hacc, 11-13).
"Onlar Allah'ı bırakıp, kendilerine ne bir zarar, ne bir fayda veremeyecek olan şeylere taparlar. Bir de, bu putlar, Allah yanında bizim şefaatçilerimizdir" derler. De ki: Ey Kavmim! Siz Allah'a gökte ve yerde bilmeyeceği bir şey mi haber veriyorsunuz?^) Haşa, O, eş tutmakta oldukları her şeyden çok uzaktır, çok yücedir" (Yûnus, 18) (Yani, Ey kavmim! Siz, ilâhlarınızın benim nezdimde tesir ve nüfuzu olduğunu, onların her şefaatinin benim nezdimde kabul edildiğini vehmediyor, bunun için onlara tapıyor, adaklar adıyorsunuz. Lâkin göklerde ve yerde benim huzurumda güç ve çareye sahip olan veya şefaatini kabul etmeye beni zorlaya-bilen bir kimse tanımıyorum.Siz benim tanımadığım şefaatçilerden beni ayıramıyor musunuz?En açık bir gerçektir ki, bir şeyin Allah'ın ilminde olmaması demek, onun varlık aleminde hiç bulunmamış olması demektir.)
"De ki: Gerçekten siz mi o arzı iki günde yaratanı inkâr ediyor, O'na ortaklar katıyorsunuz? O, alemlerin Rabbidir" (Fussilet, 9).
"De ki: Allah'ı bırakıp da size ne bir zarar, ne bir fayda vermeye gücü yetmeyen şeylere mi tapıyorsunuz? Halbuki her şeyi işiten, her şeyi bilen Allah'ın kendisidir" (Mâide, 76).
"İnsana bir zarar dokunduğu zaman Rabbine, bütün varlığı ile dönerek, yalvarır. Sonra O'na kendi tarafından bir nimet verildiği vakit ise, evvelce O'na yalvardığını unutur, Allah'a O'nun yolundan saptırmak için eşler katmaya başlar."(Zümer, 8).(Allah'a denk tuttu; yani, "şu sıkıntıyı benden şu mukaddes şeyh giderdi;şu nimeti ise şu velî sayesinde elde ettim" demeye başladı)
"Size ulaşan her nimet, Allah'tandır. Sonra size herhangi bir keder ve musibet dokunduğu zaman ancak O'na yalvarır ve feryat edersiniz. Nihayet O, sizden bu keder ve musibeti açıp giderdiği vakit ise, içinizden bir takımları bakarsınız ki Rablarına eş tutuyorlar. Bunu kendilerine verdiğimiz nimetlere karşı nankörlük etmeleri için yaparlar. Öyle ise eğlenedurun. Yakında bileceksiniz. Kendilerine rızık olarak verdiğimizden onlar, o bilmezler, o putlar için hisse ayırırlar Allah'a and olsun ki, düzmekte olduğunuz bu iftiralardan elbette mes'ul olacaksınız" (Nahl, 53-56).(Yâni, kendilerine herhangi bir ilim ulaşmadığı halde, kötülükleri defedip işleri kolaylaştırdıkları ispatlanmayan bu putlara ikramda bulunuyor, şükrân-ı nimet olsun diye kendilerine adaklar adıyor ve ne tuhaftır,bu harcamalarını bizim verdiğimiz rızıktan yapıyorlar.)

Diğer sapkınlıkların delilleri:

"Bunun gibi, onların ortakları olan o putların hizmetçileri, müşriklerden bir çoğuna hem onları helake düşürmek, hem kendilerine karşı dinlerini karmakarışık etmek için öz evlatlarını kendi elleri ile öldürmelerini hoş göstermiştir" (En'am, 137).

Bu âyetteki ortaklardan kasıt ilâhlar ve putlar değil, bilakis evlatlarını öldürmeyi Araplara süsleyip gözlerinde haysiyetli bir şeymiş gibi gösteren, bu adî bid'atı İbrahim ve İsmail'in dinine sokmaktan da çekinmeyen başkan ve önderleridir. Şurası açıktır ki Araplar, evren üzerinde egemenliklerine inandıkları veya kendilerine kulluk edip dua ettiklerinden dolayı önderlerini Allah'a ortak koşmuş değillerdi. Aksine onların, dinî, ahlakî, içtimaî ve medenî yaşayışları için gerekli kanun ve nizamları, diledikleri şekilde yapmak suretiyle kendilerine teslim ettikleri için rûbûbiyet ve ulûhiyette Allah'a ortak koştular.

"Yoksa onların Allah'ın izin vermediği şeyleri o fasit dinlerinden çıkartıp; kendilerine şeriat yapan ortakları mı var? (Şuara, 212)

Bu kitapta "Din" kelimesinin mânâlarının tafsilatı yakında Din başlığı altında gelecek. Orada bu âyetin mânâlarını ve kapsamını açıklayacağız. Burada ise anlaşılan şudur: Önderlerin, Allah'ın izin vermediği bir "din" adına olmak üzere ceza ve kanunlar koymaları, Arapların da uyulması gerekir diye bu kanunlara inanmaları, söz konusu önderlerin ulûhiyet ve rûbûbiyette Allah'a ortaklığından ve halkın da bu ortaklığa inanmasından başka bir şey değildir.

KURAN'I KERİM'İN DAVETİ

Aşağıdaki gerçeği gün ışığına çıkarmak için, eski kavimlerin inanç ve düşünce tarzlarım, yukarıdaki sahifelerde yeterince ele almıştık. Kur'an-ı Kerim'in, en eski devirlerden kendi zamanına gelinceye kadar zulüm, sapıklık ve akide bozukluğu ile ayıpladığı bütün milletler, Allah'ın varlığını veya Allah'ın mutlak mânâda ilâh ve rab olduğunu kabul etmez değillerdi. Hepsinin müşterek yanlışlıkları, rab kelimesinin, Kur*an ve lügatten deliller getirerek bu bahsin ilk satırlarında sınırladığımız beş mânâsını, birbiriden zıt iki kısma ayırmalarından ileri gelmektedir.

Tabiat-üstü bir düzenle insanların terbiyesini, ihtiyaçlarım gidermeyi, onları koruyup gözetmeyi üstlenen anlamındaki "rab" kelimesinin kendilerince daha değişik bir anlamı bulunuyordu. Onlar, her ne kadar bütün gerekliliğiyle Allah-u Teâlâ'nın en üstün Rableri olduğuna inanıyorlarsa da, rûbûbiyette O'na melekleri, cinleri, gizli kuvvetleri, yıldızları, gezegenleri, peygamberleri, velileri ve ruhanî önderleri ortak koşmaktan çekinmiyorlardı.

Emredip yasaklayan, yüce egemenlik sahibi, doğruluk ve hidayetin, kanun ve yasamanın kaynağı, devlet ve ülke hâkimi, toplumun ve medenî hayatın merkezi anlamında "rab" kelimesine gelince: Bu anlamdaki "rabbi da değişik anlamlarda kullanıyorlardı.

Bu mefhum gereğince, ya insanın doğrudan doğruya Allah'tan gayri Rab olduğuna inanıyorlar veya Allah'ın Rab olduğuna nazarî bir şekilde inanmış olmakla beraber, siyâsî ve medenî ahlak işlerinde bu varlıkların rûbûbiyetine teslimiyet gösteriyorlardı. İşte tarihin, ilk anından beri, peygamberlerin yıkmak için devamlı olarak gönderildikleri asıl yanlışlık budur. Bunun için de, son olarak Cenab-ı Hak, Hz. Muhammed (sa)'i gönderdi. Peygamberlerin hepsinin daveti şudur: Kelimenin bütün mânâsı ile Rab birdir. Bunun başka alternatifi yoktur. O da, isimleri mukaddes olan Allah-u Teâlâ'dır. Rûbûbiyet ise parçalanmayı kabul etmez. O'nun parçalarından birisi, hangi yoldan olursa olsun Allah'tan başkasına ait olamaz. Bu kâinatın nizâmı, -aslı ve merkezi ile- en sağlam bağlarla biri birine bağlıdır; onu tek olan Allah yaratmıştır. O'na, her türlü müracaatların tek kaynağı olan Allah hükmeder; ondaki bütün selahiyet ve hükümranlığa ortaksız ve benzersiz olan Allah maliktir. Bu nizamın yaratılmasında Allah'tan başkasının müdâhalesi yoktur.

O'nun sevk ve idaresinde Allah'la beraber ortak olan, izzet ve saltanatında O'na denk olan tek kimse yoktur. Allah-u Teâlâ merkezi hükümranlığının tek sahibidir. Bu bakımdan O, tek başına tabiat üstü aleminin Rabbi olduğu gibi ahlak, siyaset ve medeniyet işlerinde de Rabdir, mabuddur. Ruk'u ve secdenizde yöneleceğiniz varlıktır. Duanızın yöneleceği yer, tevekkülünüzün dayanağıdır ve bu durum, bu tek ilâhın ilâhlığının özelliğidir. Bunu için, bu "rab" anlamlarının hiçbirine göre, yaratıklardan hiçbir şeyi Allah'a ortak (şerik) koşmak mümkün olmadığı gibi, bu anlamlardan birini diğerinden ayırmak da mümkün değildir.

Kuran'ın, bu davetini yaparken takip ettiği üslup ise aşağıdaki ayetlerde görülmektedir:

"Şüphesiz ki Rabbiniz, gökleri ve yeri altı günde yaratan, sonra Arş üzerinde hükümran olan Allah'tır. Kendisini durmayıp kovalayan gündüze geceyi O bürüyüp örter. Güneşi, ayı, yıldızları -hepsi de emrine ram olarak- yaratan O. Haberin olsun ki, yaratmak da, emretmek de O'na mahsus. Alemlerin Rabbı olan Allah'ın şanı ne kadar yücedir" (Araf, 54).
"De ki: Size gökten ve yerden rızık veren kim? O kulaklara ve gözlere mâlik olan kim? Ölüden diriyi kim çıkarıyor; diriden ölüyü kim çıkarıyor? işi kim tedvir ve idare ediyor?" Derhal diyecekler ki: "Allah." De ki: O halde, O'nun ikabından sakınmaz mısınız? İşte bunları yaratan sizin gerçek Rabbiniz olan Allah'tır. Artık haktan sonra sapıklıktan başka ne kalır? O halde nasıl olup da (bunca delillere rağmen) imandan, döndürülüyorsunuz" (Yûnus; 31,32).
"Gökleri ve yeri hakkın ikamesine sebep olarak yarattı O. Geceyi gündüzün içine bürüyüp örtüyor, gündüzü de gecenin üstüne sarıyor. Güneşi, ayı musahhar kıldı. Her biri muayyen bir vakit için akmaktadır... işte Rabbiniz olan Allah budur. Mülk O'nun, O'ndan başka hiç bir ilâh yok. Böyle iken siz nasıl olup da döndürülüyorsunuz?" (Zümer, 5,6)
"Allah sizin için, içinde dinlenesiniz diye geceyi, görüp işlemenize vasıta olarak da gündüzü yaratandır".
"İşte Rabbiniz olan, her şeyi yaratan Allah budur. O'dan başka hiç bir ilâh yoktur. O halde nasıl olup da döndürülüyorsunuz?"
"Allah sizi fâideniz için yeri bir karargâh, göğü bir bina yapan size suret veren, sonra suretlerinizi güzelleştiren en temiz ve güzel şeylerden sizi rızıklandırandır. İşte Rabbınız olan Allah budur. Bütün âlemlerin Rabbı yücedir. O dâimi yaşayandır. O'ndan başka hiç bir ilâh yoktur. O halde O'na, dininde ihlas erbabı olarak dua edin" (Mümin, 61-65).
"Allah sizi topraktan yarattı" (Fâtır, 11).
"O geceyi gündüzün içine sokar, gündüzü de gecenin içerisine sokar. Güneşi, ayı emre amade etmiştir. Her biri belirli bir müddet için akıp gidiyor, işte bunları yapan Allah'tır; sizin Rabbinizdir. Mülk O'nundur. O'nu bırakıp taptıklarınız ise bir hurma çekirdeğinin zarına bile mâlik olamazlar. Eğer onlara dua ederseniz, duanızı işitemezler. İşitseler bile size cevap veremezler. Kıyamet gününde de onlar, sizin müşrikliğinizi tanımayacaklardır" (Fâtır, 13, 14).
"Göklerde ve yerde ne varsa, O'nundur. Hepsi de O'na boyun eğicidirler" (Rûm, 26).
"O, size kendi nefislerinizden bir örnek getirdi. Sizi mıhlandırdığımız şeylerde sağ elinizin mâlik olduğu kölelerden ortaklarınız olmasını ister de bu hususta siz onlarla eşit olur, onları kendinizi saydığınız gibi sayar mısınız? İşte biz âyetleri, aklını kullanacak bir kavim için, böyle açıklarız. Hayır, o zulmedenler bilgisizce kendi hevalarına tâbi oldular" (Rûm, 28-29).
"O halde, sen yüzünü bir muvahhid olarak dine, Allah'ın o fıtratına çevir ki O, insanları bunun üzerine yaratmıştır. Allah'ın yaratışına hiç bir şey bedel olamaz. Bu, dimdik ayakta duran bir dindir. Fakat insanların çoğu bilmezler" (Rûm, 30).
"Müşrikler, Allah'ı hak ve lâyık olduğu şekilde takdir etmediler. Halbuki kıyamet günü yeryüzü, toptan ancak O'nun bir kabzasıdır. Gökler de, O'nun sağ eliyle toplanıp dürülmüşlerdir. O, müşriklerin kendisine katmağa devam ettikleri ortaklarından münezzehtir, çok yücedir" (Zümer, 67).
"Demek bütün hamd, hem göklerin Rabbı, hem yerin Rabbı, Allah'ındır. Göklerde de yerde de, büyüklük ancak O'na mahsustur. O, mutlak kadirdir, yegâne hüküm ve hikmet sahibidir" (Casiye, 36-37).
"O göklerin, yerin ve onların arasında ne varsa hepsinin Rabbi'dir. O halde sen, O'na kul-lak et ve kulluğunda da iyice sebat et. Hiç, ismi O'nunla birlikte anılmaya değer bir başkasını tanıyor musun?" (Meryem, 65).
"Göklerin ve yerin bilinmeyenleri Allah'ındır. Her şey O'na döndürülür. Öyle ise O'na ibâdet et; O'na güvenip dayan" (Hûd, 123).
"O doğunun da, batının da Rabbidir. O'ndan başka hiç bir ilâh yok. O halde güvenecek ve dayanacak olarak O'nu tut" (Müzzemmil, 97).
"Hakikat şu tevhit ve İslam dini, bir tek din olarak, sizin dininizdir. Ben de sizin Rabbinizim. O halde başkasına değil, bana kulluk edin. (Yahudiler, Hıristiyanlar) aralarında, din işlerinde fırka fırka oldular. Bununla beraber hepsi, yine ancak bize dönücüler" (Enbiyâ, 92-93)
"Rabbinizden size indirilen (Kur'an-ı Kerim)e uyun; ondan başkalarını veliler edinip de uymayın" (Araf, 3)
"De ki: Sığınırım insanların Rabbine, insanların yegâne mâlikine, insanların mabuduna" (Nâs, 1-3)
"Artık kim, Rabbine kavuşmayı ümid ve arzu ediyorsa güzel bir amel işlesin ve Rabbine ibâdette hiç bir kimseyi ve hiç bir şeyi ortak tutmasın" (Kehf, 110)

Bu âyetleri tertiplediğimiz sıra ile okuyunca, şu hususlar açıkça belirir ki, Kur'an-ı Kerim rûbûbiyeti hakimiyet ve mülkün eş manâlısı (soverignty) kabul ediyor. Ve bize Rabbin şu kâinatın mutlak ve ortaksız tek hakimi, mâliki olduğunu bildiriyor.

Bu itibarla O, bizim Rabbimizdir. Bütün alemin Rabbidir, terbiye edicimiz ve ihtiyaçlarımızı giderendir.O kefilimiz, koruyucumuz ve vekilimizdir.İtaat etmek, toplumsal hayatımızda değerli ve sağlıklı bir yöntemle dayanak teşkil eden sağlam bir fıtri temeldir. Merkezî şahsiyetiyle olan bağlantı sonucudur ki, değişik fert ve gruplar ümmetin düzenine katkıda bulunurlar.

Biz de dâhil, bütün yaratılmışların kulluğuna, itaatine, boyun eğmesine lâyık yegâne varlık O'dur.O, bizim ve her şeyin sahibi, efendimiz ve hakimimizdir.
Araplar ve bütün dönemlerin cahiliyet halkı, rûbûbiyetin bu toplayıcı anlamını parçalara bölüp değiştirmekle hata ettiler. Bugüne kadar da hata etmekte devanı ede gelmekteler. Sonunda da zan ve vehim onları, rûbûbiyetin beş çeşidinin de çeşitli şahıslara ait olduğu fikrine götürdü. Hatta bunun bilfiil o zatlara ait olduğuna da inanır oldular. Kur'an geldi de, ikna edici kuvvetli delilleriyle rûbûbiyete ait az veya çok herhangi bir hususun, elinde hükmetme selahiyeti olan başka birine ait olamayacağını tespit etti. Bizzat bu nizâmın kendisi, rûbûbiyetin bütün çeşitlerinde, bu nizâmı, yarattığı varlıklara hediye eden Allah'a ait olduğuna açık bir delildir.
Bunun için kim bu nizâmın içinde yaşadığı halde, hangi şekliyle olursa olsun, rûbûbiyetin bir kısmının Allah'tan başkasına ait olduğunu zannederse o, hakikatle savaşmış, hakka isyan etmiş, eliyle kendini tehlike ve hüsrana atmış, gerçeğe aykırı davranarak kişiliğini zedelemiş olur 
zilfo is offline  
Digg this Post!Add Post to del.icio.usBookmark Post in TechnoratiFurl this Post!Share on Facebook
Eski 06-09-2009, 10:32 AM  #3 (permalink)

Giriş Tarihi: May 2006
Mesaj: 8,424
Üye No: 3439
Cinsiyeti : Bay
İtibar Gücü: 384000
Rep Puanı : 94462801

Rep Derecesi
zilfo has a reputation beyond reputezilfo has a reputation beyond reputezilfo has a reputation beyond reputezilfo has a reputation beyond reputezilfo has a reputation beyond reputezilfo has a reputation beyond reputezilfo has a reputation beyond reputezilfo has a reputation beyond reputezilfo has a reputation beyond reputezilfo has a reputation beyond reputezilfo has a reputation beyond repute
Varsayılan


İBADET KELİMESİNİN DİL YÖNÜNDEN ARAŞTIRILMASI

Ubûdet, Ubûdiyyet ve Abdiyyet (Köle olmak ve kulluk) diye kullanılan kelimenin lügat mânâsı'(İbnu'l-Fâris, Makâyisu'l-Luga, V, 205'de maddesinde şöyle diyor: kelimesindeki ve sanki birbirine zıt iki sahih harf gibidirler. Bu iki asıldan birincisi yumuşaklık ve tevazuya, ikincisi de şiddet ve kabalığa delalet eder.İbn Side, el-Muhassas XIII, 96' da şöyle diyor: "Lügatte ibâdetin aslı boyun eğmek... ibadet, itaat etmek, tevazu göstermek ve meskenet birbirine yakın manâlı olan kelimelerdir; ibâdet mabuda itaat olsun veya olmasın daha üstünü olmayan her tür boyun eğme demektir; ancak mâbud için olan itaat itaattir, boyun eğme ve bir çeşididir, ibadete ancak, görme, işitme, idrak ve hayat gibi en yüce nimetleri veren layıktır; şükür ve ibâdete ise ancak nimetle hak kazanılır. Çünkü ibâdetlerde azın azı bile, ancak nimetin en yükseğim veren zâta karşı yapılma hakkına sahiptir. İşte bunun için ibâdete hak kazanan mâbud sadece Allah'tır) itaat etmek, tevazu göstermek, daha açık bir ifade ile kişinin bir kimseye isyan etmeksizin, ondan yüz çevirmeksizin, mukavemet de göstermeden itaat etmesi ve boyun eğmesidir; o kadar ki kendisine boyun eğilen kişi, onu dilediği şekilde kullanır; hizmet ettirir. İşte bundan dolayı Araplar, yumuşak huylu, kolaylıkla güdülen yük devesi için , gidişi gelişi kolay olan yol için de tabirlerini kullanırlar. Bu etimolojik kökten, kelimenin yapısında mevcut olan kulluk, itaat, ilâh edinmek, tapınmak, hizmet, bağlanmak, bağımlı kılmak ve yasak gibi mânâlar çıkmıştır. Lisanü'l-Arab'da ( ) kelimesi ile ilgili olarak aşağıda özetlediğimiz anlamlar yer almaktır(Bk. Lisânü'l-Arab IV, 259-269)

1) Kul, yâni hür olanın karşıtı olan köle. Adamı köle edindi; onu kul, yâni köle edindi, yahut onu kul muamelesine tabi tuttu. Yine aynı mânâyı ifade etmek için, tâbirleri kullanılır. Hadis-i Şerifte bu hususu teyit için şöyle buyruluyor:

"Üç kişi vardır ki ben onların hasmıyım: Bunlardan birincisi, hür bir kimseyi köle ve mülk edinen adamdır." Başka bir rivayette hürü köle edinen, yâni hür bir kimseyi kendine kul, köle edinen.
Kur'an-ı Kerim'de Musa (a. s) Firavun'a şöyle dedi:

"İsrail oğullarını kul köle edindin diye mi bana minnet ediyorsun?" (Şuarâ, 22)

2) İbâdet, boyun eğmekle beraber itaat. Meselâ: "Tâğuta ibâdet etti" cümlesi "ona itaat etti" demektir. "Ancak sana ibâdet ederiz" yani belli bir düzen içinde yalnız sana itaat gösteririz. "Rabbimize ibâdet ediniz" sözü, "Rabbınıza itaat ediniz" demektir.
"O ikisinin kavmi, bize ibâdet edicilerdir" yâni bize itaat edicilerdir demektir. Bu anlamda herhangi bir Melîk"e boyun eğen kimse, gerçekte ona itaat etmiş olur. İbnu'l-Enbari şöyle diyor:
Filanca ibâdet edicidir"yâni o Rabbına boyun eğmiş ve Rabb'inin emrine teslimiyet ve bağlılık göstermiş demektir.

3) Kelimeleri "Ona kulluk etti; onu ilâh tanıdı" mânâlarına gelir. kelimesi ise,"ruh ve şekline bağlı kalmak suretiyle kendini ibâdete verdi" demektir. Kelimesi "kendisine tapılırcasına saygı ve tazim gösterilen" demektir. Şair şöyle diyor:
"Cimrilerin yanında malı, kendisine ibadet edilircesine, yüceltilir görüyorum."

4) "Ona yapıştı ve ondan ayrılmadı" demektir.

5) Yani "senin bana gelmene engel olan neydi?"

Bu sözlük anlamlarından anlaşıyor ki kelimesinin ifade etmek istediği esas mânâ kişinin, yüksek güç ve iktidar sahibi birine karşı baş eğmesi, itaat etmesi, sonra kendi hürriyet ve bağımsızlığından vazgeçmesi, onun karşısında her türlü mukavemet ve isyanı terk etmesi ve tam bir bağlılıkla ona boyun eğmesidir. İşte kulluk ve itaat etmenin gerçek mânâsı budur. Bundan dolayı bir Arabın, ve kelimelerini duyduğu ilk anda zihninde kulluk ve ubûdiyet düşünceleri canlanıyordu. Kulun hakiki vazifesi, efendisine itaat etmek ve emirlerine sıkı sıkıya bağlanmak olduğuna göre, hemen ardından itaat düşüncesi zihnine giriverir. Ayrıca bir kölenin, zilletini kabullenip itaat ederek kendisini efendisine teslim etmesi yetmez. Bunun yanında gönlü, verilen nimetlere karşı şükür ve minnet duygularıyla dolu olarak efendisinin büyüklüğüne inanması ve yüce makamını itiraf etmesi de gerekir. Aldığı nimetlere karşılık şükrünü ifade etmesinde ve hizmet görevini yerine getirmesi sırasında, durmadan efendisini yüceltir; büyütür ve kalbinden huşu ile geçirir. İşte bütün bunların adı ibâdettir; ilâh edinmektir. Bu düşünce, kulun efendisinin önüne sadece başını eğmesi ile değil, bilakis başı ile beraber kalbim de O'na tabi kılması halinde gerçek kulluğun anlamı ifade edilmiş olur. Geride kalan iki anlama gelince, onlar kulluk için ikinci derecede düşüncelerdir; esas değil

KUR'AN'DA İBADET KELİMESİNİN KULLANILIŞI

Bu sözlük araştırmalarından sonra, Kur'an-ı Kerim'e müracaat ettiğimiz zaman kelimesinin ekseriyetle ilk üç mânâda kullanıldığım görürüz. Bazı yerlerde, kelimesi ile birinci ve ikinci mânâ anlatılmak istenmiştir. Kimi yerlerde de bu üç mânâ bir anda kullanılmıştır. Kur'an-ı Kerim'de kelimesinin, birinci ve ikinci manalarda kullanıldığı yerler:

"Daha sonra Musa'yı ve kardeşi Harun'u bunca mucizelerimizle ve apaçık hüccetlerimizle Firavun'a ve O'nun ileri gelenlerine gönderdik de (iman etmeyi bir türlü) kibirlerine yediremediler. Onlar mütekebbir ve müstebit adamlardır" (Müminûn, 45,46).

"Onun için dediler ki: Kavimleri bize kulluk edip dururken, bizim gibi iki beşere iman mı edecekmişiz?" (Müminûn, 47)(İmam-ı Taberi Tefsiri'nde XVIII, 19'da âyeti hakkında şunları yazıyor: "İtaat ediyorlar onlara karşı zillet gösteriyorlar, onların emirlerini harfiyen yerine getiriyorlar ve onlara boyun eğiyorlar. Araplar arasında melike itaat eden herkes için, 'melikin kulu' sözü kullanılır)

"Bana karşı minnet ettiğin (başıma kaktığın) o nimet, İsrail oğullarını kendine kul (köle) edindiğin içindir.(Şuarâ, 22).(Taberi Tefsiri'nde XIX, 33'de âyeti bakında şöyle diyor: "Onları kendine ibâdet' ettirdin; yani onları köle edindin" Mücahid ise bu hususta şöyle diyor: "Onlara üstün geldin ve istediğini yaptırdın." İbn Cureyd de şöyle diyor: "İsrail oğullarını yendin; galip geldin ve onlara dilediğini yaptırdın")

Bu iki ayette, kelimesinden kastedilen mânâ kulluk ve itaattir. Firavun'un ifadesi şöyledir: "Musa ve Harun'un kavmi bize ibâdet edicilerdir;" yani onlar bizim kölelerimizdir ve emirlerimize itaat edicilerdir. Musa'nın söyledikleri de şöyledir: "Sen İsrail oğullarım köle edindin ve onları gönlünün istediği şeklide çalıştırdın."

KULLUK ve İTAAT ANLAMINDA İBADET

"Ey imân edenler! Size rızık verdiğimiz şeylerin (maddeten ve manen) en temiz olanlarından yeyin. Allah'a şükredin; eğer (hakikaten) O'na kulluk ediyorsanız" (Bakara, 172).(Taberi Tefsirinde II, 50'de âyeti hakkında şöyle diyor: "Eğer sizler onun enirine boyun eğiyor, dinliyor ve itaat ediyorsanız, o halde size yenmesini mubah ve helâl kıldığı şeyleri yeyin. Onun haram kılınması hususunda, şeytana uymaktan vazgeçin... Şeytan, onu yemelerini teşvik ediyor ve haram olduğuna inanmaktan vazgeçmeğe çağırıyor. Çünkü onu Câhiliyye devrinde haram kılmaları, şeytana itaatleri, geçmiş atalarına ve babalarına uymaları dolayısıyladır.)

Bu ayetin getirdiği hüküm ile İslam öncesi toplum hali arasındaki münasebete gelince: İslam’dan evvel Araplar dini önderlerinin emirlerine bağlanmak ve atalarının takip ettiği yola uymak suretiyle, içecekler ve yiyecekleri konusunda bir takım sınırlara bağlı kalarak yaşıyorlardı. Müslüman olunca Allah onlara şöyle buyurdu: "Eğer bana ibâdet ediyorsanız, bu kayıtlamaların tümünü bir yana atmalı ve size helal kıldıklarımı afiyetle yemelisiniz." Bunun anlamı şudur: "Siz bilgin ve önderlerinizin kulları değilseniz ve sadece Allah'ın kulları iseniz; ve eğer siz gerçekten önderlerinizi bırakıp Allah'a itaat ediyorsanız helâl ve haram konusunda Allah'ın sizin için çizdiği sınırlara uymanız gerekir; Donların çizdiği sınırlara değil. İşte bundan dolayı kelimesi, burada "Ubûdiyyet ve itaat" mânâlarında kullanılmıştır.

"De ki: Allah katında bir ceza olmak bakımından bundan daha kötüsünü size haber vereyim mi? Allah'ın lanet ve aleyhinde gazap ettiği, içlerinden maymunlar, domuzlar yaptığı kimselerle, tâğuta ibâdet edenler ki bunların mevkii daha kötü ve dümdüz yoldan daha sapıktır" (Mâide, 60). (Taberi Tefsiri'nde, III, 13'de Tâğût kelimesi hakkında bazı nakiller yaptıktan sonra şöyle diyor: "Bana göre sözün doğrusu, Allah'a isyan edip de, ya zor kullanarak veya karşı tarafın itaatiyle Allah'ı bırakıp kendisine kulluk ettiren demektir. Bu kendisine kulluk edilen insan, şeytan, put, totem, veya herhangi bir şey olabilir. Ben, Tâğut kelimesinin aslının şöyle kullanıldığını tespit ettim: Bir kimse zulmettiği ve haddi aştığı zaman, onun hakkında "azdı, tuğyan etti" denir.)

"And olsun ki biz, her ümmete "Allah'a kulluk edin, tağuttan kaçının" diye (tebligat yapması için) bir peygamber göndermişizdir." (Nahl, 36).
"Tağuttan, ona ibâdetten kaçınıp da Allah yoluna yönelenler gelince) onlar için müjde vardır. O halde kullarıma müjdele" (Zümer, 17). Bu üç ayette, "Tâğut'a ibâdet" sözünden kastedilen mânâ Tâğut'a kölelik ve itaattir. Kur'an-ı Kerim'in kavramsal ifadesinde Tâğut'un mânâsı -ki ona ait açıklama geçmişti- Allah'a karşı haddi aşan ve zulmeden her türlü yönetim, otorite, başkanlık veya komutanlıktır. Allah'ın mülkünde kendi hükmünü uygular, kullarını zorla, aldatarak veya kötü ve bozuk öğretim gibi yollarla kendine itaate mecbur eder. Kişinin bu türlü otoriteye, başkanlığa, liderliğe boyun eğmesi ve ona tapması şüphesiz Tâğut için bir itaattir; başkası için değil

İTAAT ANLAMINDA İBADET

Bu âyetlerden sonra, ibâdet kelimesinin ikinci anlamını ifade eden ayetleri görelim. Allah’u Teâlâ şöyle buyurur:

"Ey Adem oğulları! Şeytana ibâdet etmeyin diye size emir vermedim mi? Çünkü o, sizin için apaçık bir düşmandır" (Yâsîn, 60).

Açıkça görülen şudur: Hiç bir kimse bu dünyada şeytanı ilâh tanımaz; bilakis bütün gücü ile ona lanet eder ve kendisinden uzaklaştırmaya gayret eder. Bunun için, Allah’u Teâlâ'nın kıyamet gününde Âdemoğullarına yükleyeceği suç, dünya hayatında şeytana tapmaları değil, onun emrine itaat etmeleri, hükmüne tabi olmaları ve gösterdiği yollara süratle koşmaları olacaktır.

"Meleklere, O zulmedenleri, onlara eş olanları, Allah'ı bırakıp ibâdet ettikleri şeyleri hep bir araya toplayın da cehennem yoluna götürün (dediler)" (Saffât, 22, 23). "Onlardan kimi, kimine yönelip birbirini mesul tutmaya kalkışırlar" (Saffât, 27). "Hakikat siz, derler; bize sağdan (suret-i haktan) gelirdiniz"

"(Tabi oldukları da) "hayır, siz (esasen) iman ediciler değildiniz" derler" "Ve bizim size karşı bir hakimiyetimiz de yoktu. Bilakis siz de (bizim gibi) azgınlar güruhu idiniz" (Saffât,27-30). Kur'an-ı Kerim'in hikâye ettiği ibâdet edenlerle, ibâdet edilenler arasındaki bu karşılıklı konuşmaya iyice dikkat edildiği takdirde, açıkça şu görülecektir: Burada mabutlardan maksat, kavmin taptığı ilâhlar ve putlar değildir. Bilakis onlardan maksat, halka görünüşte iyilik yapıyoruz izlenimini verirken sapıklığa sürükleyen, temiz Hıristiyan aziz görünüşü altında insanların huzuruna çıkarak, şerri ve fesadı, ıslah adı altında yayan liderler ve kılavuzlardır. Onları, cüppe ve teşbihleri ile aldatıp, kendilerine tâbi kıldılar. Onların, hilekarları körü körüne taklit etmelerini onların emir ye hükümlerine uymalarını, yüce Allah bu ayette ibâdet kelimesi ile dile getirmektedir.

"Onlar, Allah'ı bırakıp hahamlarını, rahiplerini, Meryem'in oğlu Mesih'i Rabler edindiler. Halbuki bunlar da, ancak bir ilâh (olan Allah)a ibâdet etmelerinden başkası ile emrolunmamışlardır." (Tevbe, 31).

Bu âyette geçen Allah'ı bırakıp haham ve rahiplerini ilâh edinmelerinden maksat, onların emir vermek, yasak koymak yetkisine sahip olduklarına iman edip Allah'tan ve Resul’ünden gelmiş bir delile dayanmaksızın onların kendiliklerinden koydukları hükümlere itaatlerdir.

Bu mânâyı Rasullalah (s.a) sahih hadislerinde bizzat açıklamıştır. Rasulullah (s.a)'a: "Biz alimlerimize ve büyüklerimize ibâdet etmedik" dedikleri zaman, Rasulullah (s.a) şöyle buyurmuştu: "Onların helal kıldıklarını helal, haram kıldıklarını haram saymıyor muydunuz?"

İLAH EDİNMEK ANLAMINDA İBADET

Şimdi de üçüncü anlamıyla, içinde "ibâdet" kelimesi geçen ayetlere bir göz atalım. Bu arada, ilâh edinmek anlamındaki "ibâdet'in, Kur'an'ın ifade buyurduğu gibi iki anlamı kapsadığını hatırda tutmalıyız.

Birincisi: Kişinin bir başkası için tapınma ve kulluk amacıyla secde, rükû, kıyam ve tavaf etmesi, kapı eşiğini öpmesi, adak ve kurban kesme vb. davranışlardan birini göstermesidir. Bu şekilde kendisine tapınılan kimsenin, başlı başına bir ilâh olduğuna inanılmış olsun veya tüm bu ibâdetler, onun şefaat ve yakınlığının elde edilmesi için yapılmış olsun, yahut yüce ilâha ortak olduğuna ve bu dünya işlerinin yönetiminde yardımı ve katkısı bulunduğuna iman edilmiş olsun, bunun hiçbir önemi yoktur.

İkincisi: Kişinin bir kimseyi, bu alemde var olan nizam üzerinde egemen zannederek isteklerini gerçekleştirmesi için ona dua etmesi, zarar ve felaketler karşısında ondan medet umması, korkuları esnasında malların ve canların yok oluşunda ona sığınması.

Kişinin bu türden tutumlarının ikisi de, ilâh edinip kulluk etmek mânâsına dahildir.Bunun delili, aşağıdaki Kur'an-ı Kerim ayetleridir.
"De ki: Bana Rabb'imden (akli delilleri takviye eden) apaçık ilâhi deliller gelince, o sizin Allah'ı bırakıp dua ettiğinizde, ibâdet etmekliğimden kesin olarak men edildim.."(Mümin, 66).
"Allah'ı bıkakıp da, kendisine kıyamete kadar cevap veremeyecek kişiye tapmakta olan kimseden daha sapık da kimdir? Halbuki bunlar, onların duasından habersizdirler" (Ahkâf, 5).
"İnsanlar mahşerde bir araya toplandıkları zaman bunlar, onların düşmanları ve onların ibâdetini inkâr ediciler olurlar" (Ahkâf, 6).(Yani şöyle derler: "Onlara bize tapmalarını emretmedik ve bize taptıklarını da bilmezdik.)"

Üç âyetin her birinde Kur'an-ı Kerim bizzat açıklamıştır ki, burada ibâdetten maksat dua ve medet ummaktır.

"...Bilakis onlar, cinlere ibâdet ediyorlardı ve çoğu onlara iman edicilerdi..." (Sebe, 41).

Bu ayette cinlere ibâdet ve onlara imandan kastedilen mânânın ne olduğunu aşağıda gelen Cin Suresi'ndeki âyetler açıklamaktadır:

"Gerçekte şu da var: İnsanlardan bazı kimseler cinlerden bazı kişilere sığınırlar" (Cin 6).

Yukarıdaki âyette açıklanmıştır ki, cinlere ibâdetten maksat, onlara sığınmak, korkulardan, mal ve canların kaybından yine onlara sığınmaktır; keza cinlere imandan maksat da, muhafaza ve sığınma hususunda onların kudretine inanmaktır.

"Rabb'in onları da, Allah'tan gayri ibâdet ettiklerini de mahşerde bir araya toplayıp da: Siz mi şu kullarımı saptırdınız; yoksa kendileri mi yollarını sapıttılar"? diyeceği gün" (Furkân, 17)
"Görürsün ki onlar şöyle demişlerdir: Seni tenzih ederiz. Seni bırakıp da veliler edinmek bize yakışmaz..."(Furkân, 18).(Taberi Tefsiri'nde VIII,141'de şöyle diyor: Zikri yüce Allah buyuruyor ki: "Kıyamet gününü inkâr edip putlara tapan yalancıları ve Allah'tan gayri cinlerden, insanlardan ve meleklerden olan şeylere tapanları toplayacağımız o günde...")

Bu âyetin ifadesinden, mabutlardan maksadın salihler, peygamberler ve veliler olduğu açıkça anlaşılıyor. Onların ibâdetlerinden maksat da onların kul olmaktan üstün ve yüce bir mevkide olduklarına inanmak, ilâhlık sıfatı ile nitelenebileceklerine, kötülüğe son verip, gaybî yardım gibi şeylere güçleri yeteceklerine kanaat getirmek, sonra da onların huzurunda onları ilâhlaştırmaya varacak şekilde tazim ve takdis etmektir.

"...Allah onların hepsini mahşerde toplayacak, sonra meleklere: Bunlar size mi ibâdet ediyorlardı? diyecek (Melekler de): Seni (ortaklıktan) tenzih ederiz. Bizim velimiz onlar değil, Sensin..." (Sebe, 40, 41). Bu âyetlerde, meleklerin ibâdetinden kastedilen mânâ(Diğer müşrik toplumlar, o melekleri ilâhlar (Gods) olarak kabul etmişlerdi). cahiliye halkının yaptığı gibi, onların hayal ürünü resimlerine ve heykellerine karşı gösterilen kulluk ve ubûdiyettir. Bundan maksatları ise, bu dünya hayatına bağlı işlerinde onların yakınlıklarını ve yardımlarını kazanmak suretiyle onları hoşnut etmektir.
"Onlar Allah'ı bırakıp, kendilerine ne bir zarar, ne bir fayda vermeyecek olan şeylere ibâdet ederler. Bir de: "Bunlar (putlar) Allah yanında bizim şefaatçilerimizdir" derler." (Yûnus, 18).
"...kendilerine O'ndan başka bir takım veliler edinenler (derler ki): Biz bunlara, ancak bizi Allah'a daha fazla yaklaştırsınlar diye tapıyoruz." (Zümer, 3)

Bu ayette de ibâdetten maksat, ilâh edinmektir. Yine burada onların ibâdetlerindeki gayenin ne olduğu da açıklanmıştır.

KULLUK , İTAAT ve İLAH EDİNMEK ANLAMINDA İBADET

Takdim ettiğimiz misallerin hepsinde,.kesin olarak anlaşılmıştır ki, Kur'an-ı Kerim'de kelimesi bazı yerlerde kulluk ve itaat, bazı yerlerde sadece itaat, üçüncü yerde de yalnız "ilâh" mânâsında kullanılmıştır. Şimdi de ibâdet kelimesinin, her üç mânâyı içine almış olarak geçtiği misalleri sıralamadan evvel, öncelikle zikredilmesi gereken bazı hususlara göz atalım.

Az önce birbiri arkasında sıraladığınız misallerin hemen hepsi, Allah'tan başkasına yapılan ibâdeti kapsamaktaydı. İbâdet kelimesinin itaat ve kulluk mânâları ile zikredildiği âyetlere gelince: Bu âyetlerde mabuddan maksat ya şeytandır; yahut Allah'a itaat ve ibâdette alternatif olarak kendilerine itaat ve ibâdeti teşvik eden ve kendilerini Tâğut kılan azgın kişilerdir, yahut da Allah'ın Kitabını hiçe sayarak insanları, uygun gördükleri hayat düzeni ve yaşayış tarzına sürükleyen lider ve önderlerdir. İbâdet kelimesinin "ilâh" mânâsında kullanıldığı âyetlere gelince: Bu âyetlerde mabuddan maksat, yol gösterme ve öğretilerine rağmen insanların kendilerine ilâh telakki ettikleri sâlih kişiler, peygamberler ve velilerden, yahut yanlış anlayışları dolayısıyla tabiat kanunu üzerindeki koruyucu Rab'likte ortak edindikleri cin veya meleklerden ibarettir. Veya bunlar, mücerret şeytanın teşviki ile namazlarına kıble ve ibâdetlerine yön teşkil eden heykel ve hayalî kuvvetlerden oluşmaktadırlar. Kur'an-ı Kerim, bütün bu mabudları batıl sayıyor. İnsanların onlara tapmasını, onlara itaat etmelerini, onların ilâh telakki edilmesini de büyük bir hata sayıyor. Bu ibâdetin, onlara tapınılması, itaat olunması, yahut onları ilâh kabul etmek şeklinde olması aynı şeydir. Kur'an ayıca şunu da vurguluyor: Sizin tapmakta olduğunuz bu şeylerin hepsi Allah'ın kulları ve köleleri olup, ibâdet olunmaya müstahak değildir ve siz de onlara ibâdet etmekle ümitsizlik, alçaklık ve musibetten başka bir şey elde etmiyorsunuz. Hakikatte onların da, yer ve göklerin de gerçek mâliki, bir olan Allah'tır. Bütün işler, bütün otorite ve salâhiyetler O'nundur. İşte bundan dolayı da, ibâdet edilmeye lâyık yalnız O'dur.

"(Ey kafirler!) Allah'ı bırakıp dua (ve ibâdet) ettikleriniz sizin gibi kullardır. Eğer dâvanızda doğru iseniz, haydi onlara dua edin de, isteklerinizi yerine getirsinler" (Araf, 194). (Yukarıda da işaret ettiğimiz gibi, burada icabetten maksat,açıktan açığa cevap vermek değil, bilâkis isteği amelî olarak yerine getirmektir.)
"Sizin Allah'ı bırakıp çağırdıklarınız ise, imdadınıza yetişmeye güçleri yetmediği gibi, kendilerine de yardımları dokunmaz." (Araf, 197)
"O çok esirgeyici Allah bir evlat edindi" dediler. O'nun şanı bundan yücedir; münezzehtir. Hayır! Evlat dedikleri, ikrama mazhar edilmiş kullardır" (Enbiyâ, 26)
"Bunlar, sözleriyle asla O'nun önüne geçemezler. (Bilakis) bunlar, O'nun emriyle hareket ederler" (Enbiyâ, 27)
"Önlerindekini de arkalarındakini de O bilir. Bunlar O'nun rızasına ermiş olandan başkasına şefaat etmezler. Bunlar, O'nun korkusundan titreyenlerdir." (Enbiyâ, 28)(Burada 'dan maksat meleklerdir.)
"Onlar, O çok esirgeyici Allah'ın bizzat kulları olan melekleri de dişiler yaptılar. (Melekler Allah'ın kızlarıdır, dediler)." (Zuhruf, 19).
"Bir de, O'nunla cinler arasında bir hısımlık uydurdular. And olsun ki bizzat cinler dahî, mutlaka (hesap gününde) yargılanacaklarını pek iyi bilmiş(ler)dir" (Saffât, 158)
"Ne Mesih, ne de en yakın melekler Allah'ın kulu olmaktan asla çekinmez. Kim O'na ibâdetten çekinir ve kibirlenmek isterse, bilsin ki Allah onların hepisini huzurunda toplayacaktır" (Nîsâ, 172).
"Güneş de, ay da hesaplıdır. Nebat da, ağaç da O'na secde ederler" (Rahman, 5, 6).
"Yedi gökle yer ve bunların içinde bulunan melekler, cinler, insanlar O'nu teşbih ve tenzih eder(ler). Hiç bir şey müstesna olmamak üzere hepsi O'na hamd ile teşbih eder. Fakat siz, onların teşbihini iyi anlayamazsınız. O hakikaten halimdir; gerçekten affedicidir" (İsrâ, 44)
"Göklerde ve yerde kim varsa O'nundur. Hepsi de O'na boyun eğicilerdir" (Rûm, 26).
"Yürür hiçbir mahluk hariç olmamak üzere, hepsinin alnından tutan O'dur..." (Hûd, 56).
"Göklerde ve yerde olan hiçbir şey yoktur ki, çok esirgeyici Allah'a kul olarak gelmiş olmasın." (Meryem, 93).
"And olsun ki O, bunları cemiyet olarak da saymış, fertler olarak da saymıştır"(Meryem, 94).
"Her biri kıyamet günü O'na tek başına gelecektir" (Meryem, 95).
"De ki: Ey mülkün sahibi Allah! Sen mülkü kime dilersen ona verirsin; mülkü kimden dilersen ondan alırsın. Kimi dilersen onun kadrini yükseltir, kimi dilersen onu alçaltır-sın. Hayır yalnız Senin elindedir. Şüphesiz ki Sen, her şeye hakkıyla kadirsin" (Âl-i İmrân, 26).

Böylece Kur'an-ı Kerim, insanların o ibâdet ettikleri şeylerin tümünün Allah'ın kulu ve onun karşısında âciz olduklarını açıkladıktan sonra, insanları ve cinleri ibâdet kelimesinin muhtelif mânâlarıyla yalnız Allah'a ibâdete, sadece O'na kulluk etmeye, ancak O'na itaatte bulunmaya, kişinin O'ndan başkasını ilâh kabul etmemesine ve ibâdetin hangi çeşidi olursa olsun, bir hardal tanesi kadar bile olsa O'ndan başkasına yapılmamasına çağırıyor.

"And olsun ki biz her ümmete, Allah'a ibâdet edin, ve tâğuttan kaçının diye tebligat yapması için, bir peygamber göndermişizdir..." (Nahl, 36).
"Tâğût'tan, (ona) ibâdet etmekten kaçınıp da Allah'a yönelenlere gelince, Onlar için de müjde vardır. O halde kullarımı müjdele" (Zümer, 17).
"Ey Adem oğulları! "Tâğût'a ibâdet etmeyin. Çünkü o, sizi Rabbinizden ayıran bir düşmandır. Bana ibâdet edin. İşte dosdoğru yol budur" diye size emretmedim mi?" (Yasin, 60, 61)
"Halbuki bunlar da,ancak bir olan Allah'a ibâdet etmelerinden başkasıyla emrolumamışlardır." (Tevbe, 31)
"Ey iman edenler! Size rızık olarak verdiğimiz şeylerin en temiz olanlarından yeyin; Allah'a şükredin, eğer hakikaten O'na ibâdet ediyorsanız" (Bakara, 172).

Allah-u Teâlâ, bu âyetlerde boyun eğme, itaat, kulluk ve kölelikten ibaret olan ibâdetin yalnız kendisine has kılınmasını emrediyor. Zaten âyetlerde buna dâir açık işaretler vardır. Çünkü Allah-u Teâlâ bu âyetlerde atalara, rahiplere, bilginlere, şeytanlara ve Tâğût'lara itaat etmekten sakınmayı ve bir olan Allah'a kulluk için gerekeni yapmayı emrediyor.

"De ki: Bana Rabbimden (aklî delilleri takviye eden) apaçık (ilâhî) deliller gelince, o sizin Allah'ı bırakıp dua ettiklerinize (taptıklarınıza) ibâdet etmekliğimden kat'i olarak men edildim. Alemlerin Rabbine teslim olmakla emrolundum." (Mü'min, 66).
"Rabbiniz şöyle buyurdu: "Bana dua edin; size icabet edeyim. Çünkü bana ibâdetten büyüklük taslayıp uzaklaşanlar hor ve hakir cehenneme gireceklerdir" (Mü'min, 60)
"...işte bunları yapan Allah'tır; sizin Rabbinizdir. Mülk yalnız O'nundur. O'nu bırakıp dua ettikleriniz ise, bir hurma çekirdeğinin zarına bile mâlik olamazlar" (Fâtır, 13).
"Eğer onlara dua ederseniz duanızı işitmezler; (şayet) işitseler bile size cevap veremezler. Kıyamet gününde de onlar sizin müşrikliğinizi tanımayacaklardır..." (Fâtır, 14).
"De ki: Allah'ı bırakıp da size ne bir zarar, ne de bir yarar vermeye gücü yetmeyen şeylere mi tapıyorsunuz? Halbuki her şeyi işiten, her şeyi bilen Allah'ın kendisidir" (Mâide, 76).
Allah-u Teâlâ bu âyetlerde "ilâh edinme" mânâsını içeren ibâdetin kendisine ait olması gerektiğini belirtti. Buna dâir açık işaret, âyetteki "ibâdet" kelimesinin dua mânâsında kullanılmış olmasıdır. Yukarıda geçen ve aşağıda gelecek olan âyetlerde, Allah-u Teâlâ'ya tabiat üstü koruyucu Rabliği konusunda ortak koştukları ilâhlardan söz edilmiş bulunuyor.

Şimdi akl-ı selim sahipleri kolayca anlarlar ki, Kur'an-ı Kerim'de Allah'a ibadetin zikredildiği her âyette, ibâdet kelimesinin çeşitli mânâlarından sadece birine hasredilmesini gerektirecek herhangi bir ifade bulunmuyorsa, o zaman bu gibi âyetlerde ibâdet kelimesinden kastedilen kulluk, itaat ve ilâh edinme mânâlarının her üçüdür. Meselâ şu âyetlere bakalım:
"Şüphe yok ki ben, (evet) ben Allah'ını! Benden başka hiçbir ilâh yoktur. Öyle ise bana ibâdet et..." (Tâ-hâ, 14).
"İşte Rabbiniz olan Allah! O'ndan başka hiçbir ilâh yoktur. Her şeyi yaratandır. O halde O'na ibâdet edin. O, her şeyin üstünde güvenip dayanılacak mutlak bir vekildir" (En'âm, 102).
"De ki: Ey insanlar! Eğer benim dinimden bir şüphede iseniz, (iyice bilin ki) ben Allah'ı bırakıp da, sizin ibâdet etmekte olduklarınıza ibâdet etmem. Ancak sizin canınızı alacak olan Allah'a ibâdet ederim. Bana mü'minlerden olmam emredilmiştir" (Yûnus, 104).
"Sizin O'nu bırakıp ibâdet ettikleriniz, kendinizin ve atalarınızın takmış oldukları kuru adlardan başkası değildir. Allah bunlara (ilâh olduklarına) dâir hiçbir burhan indirmemiştir. Hüküm Allah'tan başkasının değildir. O, kendisinden başkasına ibâdet etmemenizi emr eylemiştir. Dosdoğru din işte budur..." (Yûsuf, 40).
"Göklerin ve yerin gaybı Allah'ındır. Her iş, O'na döndürülür. Öyle ise O'na ibâdet et; O'na güvenip dayan..." (Hûd, 123). "...önümüzde, ardımızda ve her ikisinin arasında ne varsa O'nundur. Senin Rabbin unutkan değildir."
"O göklerin, yerin ve onların arasında bulunan şeylerin Rabbidir. O halde sen, O'na ibâdet et ve ibâdetinde de iyice sebat et..." (Meryem, 64, 65).
"...Artık kim Rabbine kavuşmayı ümit ediyorsa güzel bir amel işlesin ve Rabbine ibâdette hiçbir kimseyi (ve hiç bir şeyi) ortak tutmasın" (Kehf, 110).
Öyleyse ibâdet kelimesinin, bu ve buna benzer ayetlerde yalnız ilâhlık veya sadece itaat ve kulluk mânâlarıyla sınırlandığına dair herhangi bir işaret yoktur. Bilâkis Kur'an-ı Kerim buna benzer âyetlerde davetini en mükemmel şekilde ortaya koymaktadır. Şurası açıktır ki, Kur'an-ı Kerim kölelik, itaat ve tapınmanın tümüyle ve bir arada olmak üzere yalnız ve içtenlikle Allah'a ait olmasına davet etmektedir.

Buna göre, ibâdet kelimesinin sadece bir mânâda dondurulması, doğrusunu söylemek gerekirse Kur'an çağrısının çok dar mânâlara sıkıştırılması demektir. Bunun kaçınılmaz sonucu ise, Kur'an davetini böylesine dar kalıplar içerisinde düşünerek Allah'ın Dini'ne inanan kimsenin, Kur'an'ın öğretilerine ancak sınırlı bir şekilde uyabilecek olmasıdır.

DİN KELİMESİNİN DİL YÖNÜNDEN ARAŞTIRILMASI

Din kelimesi Arapça'da(İbn Fâris, Mekâyisü'l-Lüğa, II, 319. Din maddesinde "Dal, ye ve nün" teferruatının (diğer müştaklarının) ona râci olduğu bir köktür ve her türlü itaat, boyun eğme mânâsı taşır.)çeşitli mânâlarda kullanılır: (Bk. Lisânü'l-Arab, XVII, 24-30)

1) Üstünlük, egemenlik, itaat, emir, itaate zorlamak; köle ve kişiyi itaatkâr olacak şekilde zorlayıcı bir kuvvet kullanarak, köleleştirip itaat ettirmek.Aşağıdaki cümlelerde aynı kökten gelen kelimelerin Arap dilindeki çeşitli mânâları gösterilmiştir:
a) insanları itaate zorladı.
b) Onları zorladım; onlar da itaat ettiler.
c) Kavmi zelil kıldım; köleleştirdim.
d) Adam değer kazandı.
e) Sevmediği bir şeye onu zorladım.
f) istenmeyen bir şeye zorlandı.
g) İdare edip yönettim.
h) Onu kavmin idaresiyle görevlendirdim. Nitekim Hutay'e şu beytinde annesine:

(Lisânü'l-Arab, XVII, 28; Esâsü'l-Belâğa, l, 291; Dîvânü'l-Hutay'e s.61 şeklindedir. Görüldüğü gibi bu ikinci rivayette kelimesi yerine, kelimesi kullanılmıştır. Üstad Mevdûdî, böylelikle "Din" kelimesinin bu anlamının "işleri idare etmek" anlamım ifade eden "siyaset" kelimesi ile anlatılmak isteneni verdiğine dikkat çekmek istemiştir. (Çev.)

"Çocuklarını un gibi öğütünceye kadar, onların idaresini başkalarına verdin" diye seslenmektedir. Rasulullah (s. a) şöyle buyurur:

"Akıllı o kimsedir ki nefsine hakim olup onu zelil kılar ve ölümden sonrası için çalışır." (III) Bundan dolayı bir bölgeye, kavme ve bir kabileye galip ve üstün gelen ve egemen olan kimse hakkında "deyyanün" sözü kullanılır. Nitekim A'şe'l-Hırmâzî Peygamberimiz (s.a)'e hitapla şöyle diyor:

"Ey insanların efendisi ve Arabın yöneticisi!" (IV)

Bu itibarla kul ve köle için câriye için kelimeleri kullanılır, 'nin mânâsı ise, cariyenin oğlu demektir. Nitekim Ahtal şöyle diyor: (Divânü 'l-Ahtal,s.5 Lisânü'l-Arab,X.VII, 88-189; XIII, 313, Makâyisü'l-Luğâ, I, 334; 11, 319.)
"Onun himayesinde, bir câriye çocuğu büyüdü." Kur'an-ı Kerim'de şöyle buyurulur:
"İşte madem ki tekrar dirilecek ve ceza görmeyecekmişsiniz, o halde (bitip tükenen hayatı) geri döndürün. Eğer iddianızda sadıklarsanız" (Vakıa, 86-87).

2) Birine itaat etmek ve kölelik yapmak, onun hizmetine, uşağı olmak, emrine amade olmak,onun hakimiyet ve otoritesi altında zilleti ve boyun eğmeyi kabullenmek. Nitekim Arapların "Onlara üstün geldim, onlar da bana itaat ettiler" ve "Adama hizmet ettim "sözlerinde olduğu gibi.Hadis-i Şerifte açıklandığı üzere Rasulullah(s.a) şöyle buyurur:

"Kureyş'ten, Arablara itaat ettirecek bir söz istiyorum." Yâni onlara itaat ettirecek ve,boy.un eğdirecek. Bu mânâya göre itaatkâr kavim için denir.
Nitekim Hâricilerle ilgili Hâdis-i Şerife:

''Okun yaydan çıkışı gibi itaatten çıkacaklar" buyurulmaktadır.(Hadis, Hâricilerin, millet mânâsına olan dinden çıkacakları anlamına gelmez. Hz. Ali (r.a)'ye "onlar kâfir midirler?" diye sorulduğunda Hz. Ali (r.a): "Küfürden kaçarlar." (Peki), "münafık mıdırlar?" sorusuna da: "Münafıklar Allah'ı pek az anarlar. Halbuki bunlar sabah aksanı Allah'ı anıyorlar" dedi. Bu hadisten "Din" kelimesi ile kastedilen mânânın burada devlet reisine itaat olduğu anlaşılıyor. İbn Esir de en-Nihâye adlı kitabında, "Dinden maksad itaattir. Yani Hâriciler imama, (devlet reisine) farz olan itaatten kaçıyorlar ve ondan tamamen uzaklaşıyorlar" diye açıklamıştır. (Cilt, II, 41, 42)

3) Şeriat, kanun, yol, mezhep, millet, (din), âdet, taklit. Bu mânâda Araplar derler ki: "Benim yolum, huyum, suyum budur." Hayır veya şerden birisi, alışkanlık haline getirildiği zaman da "dane" denir. Hadis-i Şerifte de, "Kureyş ve onların âdet ve yollan üzere olanlar"(VI}tâbiri geçmektedir.Bir başka hadiste, sözü geçmektedir ki,"Rasulullah (s.a) kavminin dini üzerinde idi" (VII) demektir. Yani Rasûlullah (s.a) evlenme, boşanma, miras ve bunlara benzer medenî ve içtimaî hallerde, kavminin geçerli olan örf ve âdetlerine tâbi oluyordu.

4) Ceza, mükâfat,muhakeme, hesap. Arap atasözlerinden birinde " yani "Nasıl yaparsan sana da öyle yaparlar" denmektedir. Kur'an-ı Kerim de, kâfirlerin "Biz mi yaptıklarımızın cezasını görüp hesaba çekileceğiz?" sözünü nakleder. İbn Ömer (r.a)'den rivayet edilen bir Hadis-i Şerifte Rasulullah (s.a) şöyle buyurmuştur:


"Sultanlara sövmeyiniz. Eğer mutlaka onlar hakkında bir şey söylemeniz gerekirse: "Allah'ım! Bize reva gördüklerini sen de onlara reva gör" deyiniz. (VIII) Yâni onların bize yaptıklarını, sen de onlara yap demektir. İşte bundan dolayı kelimesi kadı ve mahkemedeki hâkim mânâlarına gelir. Bir ihtiyara, Hz. Ali (r.a) hakkında sordular. O da: - Peygamberden sonra bu ümmetin en büyük hâkimi idi" cevabını verdi

KURAN'I KERİM'DE DİN KELİMESİNİN KULLANILIŞI ve ANLAMLARI

Yukarıda geçen açıklamalardan, din kelimesinin yapı olarak dört temele dayandığı, diğer bir deyişle Arapça bilen birinin zihninde dört temel anlam hâlinde bulunduğu anlaşılmaktadır.

Birincisi: Yüce egemenlik sahibinden gelen üstünlük ve galibiyet.
İkincisi: Egemenlik sahibine boyun eğen kimse tarafından itaat etmek, tapınmak, hizmetkârlık yapmak.
Üçüncüsü: Suçlar için öngörülen cezalar ya da sınırlar, kanunlar ve uyulan yol.
Dördüncüsü: Muhasebe, yargılama, cezalandırma veya mükâfatlandırma.
Araplar din kelimesini, İslâm'dan evvel, çeşit lehçelerine göre bu mânâda kullanırlardı. Ancak onların bu dört husus hakkındaki düşünceleri açık, seçik derinlikten mahrum olduğu için, din kelimesinin kullanılışı karışıklık ve kapalılıktan kurtulamamıştır. Bundan dolayı da, din kelimesi, sistemli bir düşünceni kavramlarından biri olma şansına sahip olamamıştı Nihayet Kur'an-ı Kerim nazil olmuş ve bu kelimeyi çeşitli maksatlarını ifâdeye uygun bulmuş; bu sebeple de onu en açık ve en belirgin anlamlarıyla kullanmış, kendisine özgü bir kavram haline getirmiştir. Bu bakın dan "Din" kelimesinin, Kur'an-ı Kerîm'de eksiksiz bir düzeni ifade ettiği görülür. Söz konusu bu düzen, dört unsurdan meydana gelir ki, bu dört unsur şunlardır:

Hâkimiyet ve yüce egemenlik.

Bu yüksek egemenlik ve hâkimiyete itaat edip boyun eğmek.
Bu hâkimiyetin otoritesi altında meydana gelen fikrî ve amelî nizam.
Bu nizâma uymaya ve ihlâsla bağlanmaya karşı bu yüce egemenliğin verdiği mükâfaat veya karşı gelmek suretiyle isyan etmeğe verdiği ceza.
Kur'an-ı Kerim "Din" kelimesini bazen birinci ve ikinci, bazen üçüncü, bazen da dördüncü mânâda kullanmıştır. Bazen da "Din" kelimesini kullanır ve onun la bir anda bu dört unsurdan müteşekkil mükemmel nizamı kasteder. Bunun anlaşılabilmesi için aşağıdaki âyetlere bakmak gerekmektedir.

Birinci ve İkinci Anlamıyla Din :

"Allah sizin (faideniz) için yeri bir karar(gâh), göğü bir bina yapan, size suret veren, sonra suretlerinizi güzelleştiren, en temiz ve güzel şeylerden sizi rızıklandırandır. işte Rabbiniz olan Allah budur. Demek, âlemlerin Rabbi ne güzeldir"."O, daimî yaşayandır. O'ndan başka hiçbir ilâh yoktur. O halde O'na dininizde ihlâs ve samimiyet erbabı olarak dua edin. Hamd, Alemlerin Rabbi olan Allah'adır." (Mümin, 64, 65).
"De ki: Ben Allah'a, Din'i O'na hâlis kılarak, ibâdet etmekle emrolundum Bana, Allah'a teslim olan müslümanların evveli olmam emredildi." (Zümer, 11-12).
"De ki: Ben Dini'mi O'na hâlis kılarak, sadece Allah'a ibâdet ederim. Artık siz de, O'nu bırakıp dilediğinize ibâdet edin. (Zümer, 14, 15)
"Tâğuttan, ona ibâdetten kaçınıp da Allah yoluna yönelenler(e gelince): Onlar için de müjde vardır. O halde kullarımı müjdele." (Zümer, 17).
"Habibim! Şüphesiz Biz, o Kitab'ı sana hak olarak indirdik. O halde Allah'a Din'i O'na hâlis kılarak ibâdet et. "Gözünü aç, hâlis din Allah'ındır..." (Zümer, 2, 3).
"Göklerde ve yerde ne varsa, hepsi O'nundur. Din (itaat) de, dâima O'nadır. Böyle iken hâlâ, Allah'tan başkasından mı korkuyorsunuz?" (Nahl, 52).
"Şimdi onlar, Allah'ın Dininden başkasını mı arıyorlar? Halbuki göklerde ve yerde ne varsa, hepsi ister istemez O'na boyun eğmiştir. Nihayette O'na döndürülüp götürüleceklerdir" (Âl-i İmrân, 83).
"Halbuki onlar birer muvahhid olup, dini O'na halis kılarak Allah'a ibâdet etmelerinden, namazı dosdoğru kılmalarından, zekâtı vermelerinden başkasıyla emr olunmamışlardı. En doğru din de budur." (Beyyine, 5).
Bütün bu âyetlerde "Din" kelimesi, yüksek otorite, bu otoriteye boyun eğme, ona itaati ve kul olmayı kabul etme mânâlarında kullanılmıştır. Din'i Allah'a has kılmaktan maksat hâkimiyet, hüküm ve emr konusunda kişinin Allah'tan başkasına boyun eğmemek, Allah'a ihlaslı bir şekilde kulluk ve itaatte bulunmak, bunun sonucu olarak da Allah'tan başka hiç kimseye tapınmamak ve hiçbir kimseye başlı başına ve bağımsız şekilde itaat etmemek demektir.(Bunun mânâsı şudur: Kişinin Allah'tan başkasına itaati,bu kim olursa olsun. Allah'a itaata bağlı ve O'nun için çizili hudud dahilinde olmalıdır. Çocuğun babasına, kölenin veya hizmetçinin efendisine ve benzeri itaatler... bu türdendir. Şayet bu itaat, Allah'ın koyduğu hudutlar içinde oluyorsa (emirler ve nehiyler) Allah'a itaatin tâ kendisidir. Ancak bu itaat Allah'ın hududunun haricinde ise veya kendi başına müstakil bir itaatsa bu tam manâsıyla Allah'a baş kaldırma ve isyan demektir.)

Üçüncü Anlamıyla Din Kelimesi:

"De ki: Ey insanlar! Eğer benim dinimden bir şüphede iseniz, iyice bilin ki ben, Allah'ı bırakıp da sizin tapar olduklarınıza tapmam. Ancak sizin canınızı alacak olan Alla-ha kulluk ederim. Bana mü'minlerden olmaklığım emredilmiştir" (Yûnus, 104).
"Ve; Yüzünü tevhid dinine döndür; sakın müşriklerden olma (denilmiştir)." (Yûnus, 105)
"...Hüküm Allah'dan başkasının değildir. O kendisinden başkasına ibâdet etmemenizi emr eylemiştir. Dosdoğru din işte budur..." (Yûnus, 40)
"Göklerde ve yerde ne varsa O'nundur. Hepsi de O'na boyun eğicidirler" (Rûm, 26).
"O size kendi nefislerinizden bir örnek getirdi: Sizi mıhlandırdığımız şeylerde, sağ elinizin mâlik olduğu (köleler) den ortaklarınız olmasını ister de, bu hususta siz (onlarla) müsavi olur, onları kendinizi saydığınız gibi sayar mısınız?..." (Rûm, 28).
"Hayır! O zulmedenler bilgisizce kendi nevalarına tabi oldular..." (Rûm, 29).
"O halde sen yüzünü bir mûvahhid olarak Din'e, Allah'ın fıtratına çevir ki, O insanları bunun üzerinde yaratmıştır.Allah'ın yaratışında hiçbir değişiklik olmaz. Bu dimdik ayakta duran bir Din'dir. Fakat insanların çoğu bilmezler" (Rûm, 30). (Bu Allah'ın insanı yarattığı fıtratta, insan yaratmada ve rakını ona ulaştırmada Rab olarak işlerini görüp gözetmede yüce Allah'a ortak yoktur. Âdemoğluna Allah'tan başka ilah, melik ve hakiki olarak itaat etmesi gereken hiçbir kimse yoktur demektir. İnsan için uyulacak en doğru ve tabii yol, kulluğunu yalnız Allah'a tahsis edip, ondan başkasına itaattan kaçınmasıdır.)
"Zina eden kadınla zina eden erkekten her birine yüzer değnek vurun. Eğer Allah'a ve âhirete inanıyorsanız bunlara, Allah'ın dinini tatbik hususunda acıyacağınız tutmasın..." (Nur, 2).
"Hakikatte ayların sayısı Allah yanında, Allah'ın kitabında -tâ gökleri ve yeri yarattığı günden beri- on iki aydır. Onlardan dördü haram olanlardır. İşte bu en doğru dindir..." (Tevbe, 36).
"...İşte biz, Yûsuf için böyle bir tedbir kullandık. Yoksa O, kralın dinine göre kendisini (rehin olarak) tutabilecek değildi." (Yûsuf, 76).

"Bunun gibi onların ortakları (Yani "bunları yapanlar," Allah'a ilâhlık, hüküm, emir ve kanun koyma hususunda ortak koşan kimselerdir.) (olan o putların hizmetçileri) müşriklerden bir çoğuna -hem onları helâka düşürmek, hem kendilerine karşı dinlerini karmakarışık etmek için (Bu tâbirden maksat, uydurma kanun koyucuların halka, şu günahı süsleyerek bu yaptıklarının eskinden beri devam ettiğini, bunun İbrahim (a.s) ve İsmail (a.s)'den miras aldıkları dinden bir kısım olduğu hissini vermeleridir.) öz evlatlarını kendi elleriyle öldürmesini hoş göstermiştir. (En'âm, 137)
"Yoksa onların, Allah'ın izin vermediği şeyleri, o fâsid dinlerinden kendilerine şeriat çıkarıp yapan ortakları mı var?..." (Şura, 21).
"Sizin dininiz size, benim dinim bana" (Kâfirûn, 6).

Bütün bu âyetlerdeki "Din" kelimesinden maksat insanın bağlı bulunduğu kanun, sınır, şeriat (hukuk düzeni), yol, fikrî ve amelî düzendir.

İster bir kanuna, isterse de bir düzene olsun, eğer kişi bunlara ilâhî otoriteye dayalı olduklarından dolayı uymakta ise; bu durumda şüphesiz Allah'ın Din'i üzerindedir. Şayet bu otorite, meliklerden birinin otoritesi ise, kişi, melikin dini üzerinde demektir. Eğer bu otorite, şeyhler ve ruhban sınıfının otoritesi ise, kişi onların dini üzerinde demektir. Yine aynı şekilde bu otorite, ailenin yahut aşiretin ve yahut ümmetin çoğunluğunun otoritesi ise, kişi şüphesiz bunların dini üzerindedir. Sözün kısası: Eğer bir kimse, herhangi bir şahsı en üstün dayanak, hükmünü de nihaî hüküm kabul eder ve onun çizdiği yola ayniyle tâbi olarak, istekleri doğrultusunda hareket ederse, şüphesiz ki bunu yapan kişi onun dinine, yoluna girmiş demektir.


Dördüncü Anlamıyla Din :

"Şüphesiz ki size va'd olunan şeylerin hepsi, elbette doğrudur. Şüphesiz ki Din de elbette vâkidir." (Zâriyât, 5, 6).
"Din'i yalan sayanı gördün mü"? İşte yetimi itip kakan, yoksulu doyurmayı teşvik etmeyen odur." (Maun, 1-3).
"O din günü nedir? Bunu sana hangi şey öğretti? O din günü nedir? Tekrar bunu sana hangi şey öğretti. O, öyle bir gündür ki, hiçbir kimse kimseye, hiçbir şeyle fayda vermeye güç yetire yemeyecektir. O gün emir yalnız Allah'ındır" (İnfitâr, 17-19).

Bu âyetlerde "Din" kelimesi, muhasebe, yargılama ve mükâfat verme mânâlarında kullanılmıştır.

GENEL TERİM OLARAK DİN

Buraya kadar Kur'an-ı Kerim, "Din" kelimesini ilk Arapların dilindeki yaygın mânâlara yakın bir anlam da kullanmıştır. Fakat biz, daha sonra Kur'an-ı Kerim'in bu kelimeyi kapsamlı bir terim olarak kullandığını, bu terimle her ne olursa olsun, kişinin yüksek bir otoriteye boyun eğdiği, itaatini ve uyulmasını kabul ettiği, hayatında kanun, kaide ve sınırları ile bağlı bulunduğu, kendisine itaat etmede büyüklük, mükâfaat ve derecelerde ilerleme umduğu, isyan halinde de zillet, aşağılık ve kötü sonuçtan korktuğu bir hayat nizamını kastettiğini görüyoruz. İhtimal ki, dünya dillerinin hiçbirinde bu anlamı hakkiyle ifade edecek, bu derecede toplayıcı ve kapsayıcı bir terim yoktur. Aşağı yukarı (state) kelimesi, bu mefhumu karşılayacak durumdadır. Fakat, "Din" kelimesinin mânâ hudutlarını kap-sayabilmesi için, daha çok genişliğe muhtaçtır. Aşağıdaki âyetlerde "Din" kelimesi, işte bu kapsamlı manâsıyla kullanılmıştır.

"Kendilerine kitap verilenlerden, Allah'a (1) ve âhiret gününe (2) inanmayan, Allah'ın ve Peygamberinin haram ettiği şeyleri haram tanımayan, (3) Hak dini din olarak kabul etmeyen kimselerle, zelil ve hakir (olmuş bir halde) kendi elleriyle cizye verecekleri zamana kadar muharebe edin." (Tevbe, 29).((1)Allah'a inanmayan" ifadesi birinci ve ikinci mânâlardadır 2-Âhiret gününe inanmayan" ifadesi dördüncü mânâdadır 3-Allah'ın ve Peygamberi'nin haram ettiği şeyleri haram tanımayan" ifadesi, üçüncü mânâdadır)("Hak din" ifadesi ise, bütün mânâları kapsamaktadır)
Bu ayetteki "Hak Din" tâbiri, ilk üç cümlede, mânâlarını bizzat bu terimin koyucusu olan Allah (c.c.) tarafından açıklanan ıstılâhî bir tâbirdir. Biz de dipnotlarda verdiğimiz izahlarla Allahu Teâlâ'nın bu âyette din kelimesini dört mânâda kullandığını, sonra da bu dört mânâyı tabiri ile karşıladığını belirttik.

"Firavun "Bırakın beni dedi, Musa'yı öldüreyim; varsın Rabbine yalvarsın! Çünkü Ben O'nun, dininizi değiştireceğinden, yahut yeryüzünde fesat çıkaracağından korkuyorum." (Mümin, 26)

Kur'an-ı Kerim'deki, Hazret-i Musa ile Firavun kıssasına ait tafsilat gözden geçirildiğinde, bu âyetlerde din kelimesinin sadece dindarlık ve itikadı fırka mânâsına gelmeyip, aynı zamanda bu kelime ile devlet ve medeniyet düzeni de kastedildiği, şüphesiz olarak ortaya çıkar. Zaten Firavun'un da korktuğu ve açıkça söylediği husus şuydu: Eğer Hazret-i Musa (a.s.) bu davetinde muvaffak olursa, devlet el değiştirecek; Firavunların hakimiyetine, yürürlükteki örf ve kanunlara dayalı hayat nizamı, kökünden sökülecektir. Sonra da; ya değişik temellere dayalı bir başka nizam hakim olacak veya o’nun yerine herhangi bir nizam hakim olmayacak, bütün memleketi bir anarşi ve karışıklık kaplayacaktır.

"Hak Din Allah indinde İslâm'dır." (Âl-i İmrân, 19).
"Kim İslâm'dan başka bir din ararsa, ondan bu (din) asla kabul olunmaz..." (Âl-i İmrân, 85)
"O, Resulünü hidâyetle, Hak Din ile, sırf o Din'i her dine galip kılmak için gönderendir. İsterse müşrikler hoş görmesin" (Tevbe, 33).
"Yeryüzünde bir fitne kalmayıncaya ve Din tamamıyla Allah'ın oluncaya kadar, onlarla muharebe edin..." (Enfâl, 39).
"Allah'ın yardımı ve fetih gelince, insanların grup grup Allah'ın dinine girdiklerini görünce, hemen Rabbini hamd ile teşbih ve tenzih et. O'nun y ar Ilgamasını iste. Şüphesiz ki O, tevbeleri çok kabul edendir." (Nasr, 1-3).

Bütün bu âyetlerdeki "Din" kelimesi ile kastedilen mânâ, ameli, ahlâki, fikri, itikadî... her cephesini içine alan kapsamlı ve mükemmel bir hayat nizamıdır.
Allah ilk iki âyette, kendi nazarında arzu edilen doğru hayat nizâmının Allah'a itaat ve kulluk esasına dayalı bir nizâm olduğunu açıklıyor. Allah'tan başka bir otoriteye itaat üzerine kurulan diğer nizâmlara gelince, onlar Allah katında makbul değildir. Zaten bu nizâmların, tabiatları icâbı makbul olma imkanları da yoktur. Çünkü bu, insanın Allah'ın kulu, kölesi ve O'nun mülkünde ancak bir tabi oluşundandır. Bunun için insanın, Allah'tan başka bir otoriteye kulluğu veya Allah'ın dışında bir varlığa tâbi olması kabul edilemeyecek bir durumdur.

Üçüncü âyette Allah (c.c) Rasûlünü (s.a) insan hayatı için bu doğru Hak Nizâm'ı kurmak üzere gönderdiğini ve risaletinin gayesinin, bu Nizâm'ı diğer nizamlardan üstün kılmaktan ibaret olduğunu açıklamaktadır.

Dördüncü âyette Allah, (c.c.) İslâm dinine inanan müminlere fitne yok edilinceye, diğer bir tabirle Allah'a isyan esası üzerine kurulan bütün nizamlar yok edilinceye, bütün kulluk ve itaat nizamı sırf Allah için oluncaya kadar, yeryüzündekilerle savaşmayı ve bundan hiçbir suretle vazgeçmemeyi emretmektedir.

Son olarak beşinci âyette ise Allahu Teâlâ, Peygamberi'ne (s.a.) yirmi üç senede devamlı bir mücadele ve çalışmadan sonra, İslâm'ın bilfiil bütün boyutlarıyla iktisâdi, siyâsî, içtimaî, tâlimi, ahlâkî, fikrî ve akîdevî bir nizam olarak oluştuğu, İslâm devriminin tamamlandığı ve Arap Yarımadası'nın her tarafından gelen çok sayıda topluluğun bu nizâma dahil olduğu sırada -ki Peygamber, gönderilmiş bulunduğu risâlet vazifesini yerine getirmiş idi- O'na şöyle hitab etti: "Senin risâletinde gerçekleşmiş bu büyük işi kendi çalışmanla olmuş zannetme; o takdirde aldanırsın. Ancak noksanlıktan ve ayıptan münezzeh, kemâl sıfatı ile benzersiz olan senin Rabbin, bunu gerçekleştirendir. Öyle ise O'nu hamd ile tesbih et ve son derece mühim olan bu işi yapmanda seni muvaffak kıldığından dolayı şükret ve O'ndan şunu dile: Yâ Rab! Senin hizmetini ifa etmekle görevli bulunduğum yirmi üç sene zarfında, yapmam gereken şeyler hususunda olabilir ki benden kusurlar ve hatalar sâdır olmuştur; beni affet!"
Dualarımızın sonu: "Hamd, âlemlerin Rabbi içindir."

KİTAPTA GEÇEN HADİSLERİN KAYNAĞI

(I) s. 34, Abdullah b. Ömer (r.a.) Hadisi.
Hadisin Kaynağı: Müsned'in Ahmed Muhammed Şâkir neşrinde 5414 no'lu hadis. İsnadı sahihtir. Müsned'in bir başka yerinde (rakam, 5608) şu lafızla gelmektedir:

Rasulullah (s.a.) ''Gökler de, O'nun kudretiyle toplanıp dürülmüşlerdir. O, müşriklerin kendisine tutmakta devam ettikleri ortaklardan münezzehtir; çok yücedir" (Zümer, 67) âyetini minber üzerinde okudu ve: "Allahu Teâlâ, Ben Cebbarım; Ben Mütekebbirim; Ben her şeyin sahibi; Ben her şeyden üstün olanım, buyuruyor'" dedi.

Müslim, bu hadisi (VIII, 126) İbnu Ömer'den diğer bir şekilde rivayet eder; onun sözleri de bu kitabın sözlerine yakındır. Şöyle ki: Aziz ve celil olan Allah kıyamet gününde gökleri dürer; sonra onları sağ eline alır; sonra şöyle buyurur: Ben her şeyin sahibiyim. Hani cebbarlar nerede? Büyüklenenler nerede? Sonra da arzı sol eliyle dürer ve: Ben her şeyin mâlikiyim. Hani cebbarlar nerede? Büyüklenenler nerede? buyurur.

(l)Bu eki, Şam’ın büyük hadis âlimlerinden Nâsıru'ddin el-El-bâni hazırlamıştır. Biz bu eki, hadislerin geçtiği sayfaların altına dağıtmak istiyorduk. Sonra hadislerin sayfa numaralarının işaret edildiğini görünce, kitabın sonuna eklemeyi uygun bulduk. (Arapçaya çevirenin notu).
Buharî bu hadisi (XIII, 337-Fethu'l-Bâri) İbnu Ömer'den üçüncü bir yolla muhtasar olarak rivayet eder. Ebû Dâvud ise (II, 278) tamamım rivayet eder. Yalnız "sol eliyle" tâbirine karşılık, "diğer eliyle" tabirini kullanarak rivayet etmiştir. Bu rivayet "Allah'ın iki eli de sağdır" hadisine uygundur. Bunun için Beyhakî, -Hafız' in (İbn Hacer'in naklettiğine göre- "sol eliyle" lâfzının şaz olduğuna işaret etmiştir.

(II) s. 90, "Dil yönünden araştırma" kısmında geçen hadis. Bu Lisânü'l-Arab'da mevcut olandan daha kısadır.

Hadis-i Şerifte: "Üç kişi var ki ben onların hasmıyım: Onlardan birincisi, hür bir kimseyi köle edinen adamdır."

Hadisin Kaynağı: Bu hadisi bu lâfızlarla görmedim. Bilâkis biri sahih, diğeri zayıf iki hadisin karışmasından meydana gelmiştir.

Birincisi, Ebu Hüreyre (r.a.) Peygamberimiz (s.a)den: "Allahu Teâlâ şöyle buyurdu: Üç kişi var ki kıyamet gününde ben onların hasmıyım. Bir adam ki benim adıma (söz) verir sonra cayar: İkincisi, hür bir kimseyi satıp parasını yer: Üçüncüsü, ücretle bir işçi tutup işini gördürdüğü halde ücretini ödemez" (Buhâri, IV, 331, 353, 354). İbn Mâce ve Tahâvi de Müşkilü'l-Âsâr'da rivayet eder.

İkincisi, Abdullah b. Amr'dan merfûan: "Üç kişi var ki; Allah onların namazını kabul etmez: İstemedikleri halde bir kavme imam olan; vakti geçtikten sonra namaza gelen; hür bir insanı köle edinen." Ebû Davud, (I, 97; İbnu Mâce, I, 307; Beyhaki, III, 128). de rivayet etmişlerdir. Senedi zayıftır. Kavileri arasında Abdurrahman b. Ziyad el-İfriki, şeyhi İmran b. Abdil-Meafiri den rivayet ediyor ki, ikisi de zayıftır. Bunun için Nevevi şöyle der: “Bu zayıf bir hadistir “.Bu hükmü Beyhaki daha önce vermiştir. Lakin birinci rivayet, Ebu Davud’un Sünen’inde sahih bir isnad ile gelen diğer hadislerle sıhhat kazanmıştır.Diğer rivayet ise, yani (kitapta gösterildiği şekliyle)”hürr’ü köle edindi ye vakıf olamadım.(Dil yönünden araştırma konusunda söz konusu edilen bu ve benzeri hadisleri –ki içinde zayıf olanları da vardır-üstad Mevdudi,dini bir hüküm veya nazariyeyi açıklamak için değil de,lügat alemlerinin herhangi bir söze delil getirdikleri gibi,kitabında zikrettiği terimleri açıklamk için,lügat kitaplarından doğrudan doğruya nakletmiştir.Bu ise,hadislerde aranan sıhhat durumu hilafına yadırganmayan bir husustur.Üstad Mevdudi’nin,İslam’ın görüşünü açıklamak delil olarak kullandığı hadislerin ise,bu ekte görüleceği üzere de hepsi sahihtir.
(III)s.108,”il yönünden araştırma” mevzuunda gelen hadis.Peygamberimiz’in hadisinde belirtilmiştir ki,”Akıllı o kimsedir ki nefsine hakim olup onu zelil kılar ve ölümden sonrası için amel eder.”

Hadisin Kaynağı:Tirmizi ,III, 305;İbnu mace, II, 565;Hakim,I, 57;Ahmed b. Hanbel,IV, 124;Ebu Bekir b. Meryem’il Gassani, Hazma b.Hubeyd den o da şeddad b. Evsden merfuan rivayet etmişlerdir Tirmizi hasen hadis demiştir.Hakim Buharinin şartına göre sahihtir demiş,fakat Zehebi şu sözü ile cerh etmiştir:Ben derim ki hayır!Vallahi Onu Ebubekir rivayet etmiştir ve bu hükümde de isabetlidir.

(IV) s.108 Dil yönünden araştırma konusunda geçen hadis.A’şa’ıl-Hırmazinin Resulullah(s.a.v)’ı övdüğü beyti:Ey insanların efendisi ve Arapların yöneticisi!

Hadisin Kaynağı: İmam Ahmed b. Hanbel'in oğlu Abdullah, babasının Müsnedi üzerine yazdığı Zevâid'te (rakam, 6885-6886) birisi zayıf, diğerinde ise sîkâ (güvenilir râvi) olduklarını sadece İbnu Hibban'ın kabul ettiği iki kişi, iki senetle rivayet etmiştir. Alimlerce şu bilinmektedir ki, İbnu Hibbân râvilerin sîkâ olup olmadıklarına hükmetmek hususunda fazla titiz değildir. Nitekim Hafız İbn Hâcer de, Lisânu'l-Mizan Mukaddimesinde bunu belirtmektedir. Bununla beraber, Müsned üzerindeki bu muallak isnadı, üstâd Ahmed Muhammed Şakir, bu ve başka neşirlerinde kullandığı kaideleri ile, diğer araştırıcı âlimler hilâfına İbn Hibban'ın tevsikine itimat ederek sahih kabul etmiştir.

(V) s. 109, "Dil yönünden araştırma" mevzuunda geçen hadis. Bu hadis Hâriciler hakkındadır: "Okunyaydan çıkışı gibi dinden çıkacaklardır."
Hadisin Kaynağı: Buharî, XII, 238-254; Müslim, III, 109-117. Bu hadis, sahabeden bir cemaat tarafından müteaddid yollarla rivayet edilmiştir. Ali b. Ebû Tâlib, Ebû Said'il-Hudrî, Abdullah b. Ömer (r.a.) bu rivayet eden cemaattandırlar.

(VI) s. 109, "Dil yönünden araştırma" mevzuunda geçen hadis. "Kureyş ve onların âdet ve yollan üzere olanlar."

Hadisin Kaynağı: Bu Âişe (r.a.)'nın rivayet ettiği hadislerdendir. Hz. Âişe (r.a.) şöyle dedi: "Kureyş ve onun dinini kabul edenler, Müzdelife'de duruyorlardı. Onlar bu hareketlerini kahramanlık ve dine aşırı bağlılık olarak isimlendiriyorlardı. Diğer Araplar da Arafat'ta duruyorlardı.

İslâm gelince Allah, Nebisi Muhammed (s.a.)'e Arafat'a gelerek orada durmasını sonra oradan dönmesini şu âyeti ile emretti: "Sonra insanların elbirlik döndüğü yerden siz de dönün..." (Bakara, 199)
Bu hadisi Buhârî, VIII, 150; Müslim, IV, 43; Bey-hakî, V, 113 ve diğerleri rivayet etmişlerdir.

(VII) s. 109, "Dil yönünden araştırma" mevzuunda geçen hadis: "Rasulullah (s.a.) kavminin dini üzerinde idi"

Hadisin Kaynağı: "Onu, elimin altındaki kaynakların hiçbirinde bu lafzı görmedim; ancak onu İbnu Esir, en-Nihâye adlı kitabında, "din" konusunda senedini zikretmeden ve kaynak göstermeden nakletmiştir. Zaten onun bu kitaptaki âdeti de budur.

İbnu Sâd et-Tabakatü'l-Kübrâ, I-126'da Süddî'den sahih bir senetle "Seni çocukluğunda kaybolmuş bulup da, yolunu doğrultmadı mı?" âyetini açıklarken rivayet etmiş ve şöyle demiştir: "Kırk yıl kavminin yaşayışı üzerinde idi." Bu zayıf ve mu'dal bir isnattır. Çünkü Rasulullah (s.a.) ile Süddî arasında uzun seneler geçmiştir. Sonra onun münkerliği açıktır. Bunun için sözü uzatmaya da lüzum yoktur. Mezkur âyetin tefsirine en yakın söz, Cenab-ı Hakk'ın şu âyetidir:

"İşte biz, sana da Habibim böylece emrimizden bir ruh vahyettik. Halbuki vahiyden evvel kitap nedir; iman nedir, sen bilmezdin. Fakat biz onu bir nur yaptık. Bununla kullarımızdan kimi dilersek ona hidâyet ederiz..." (Şuarâ, 52).

(VIII)s. 110, "Dil yönünden araştırma" mevzuunda geçen hadis. İbnu Ömer (r.a.) den rivayet edilen bu hadis-i şerifte, Rasulullah (s.a.) şöyle buyurur: "Sultanlara sövmeyiniz.Eğer mutlaka onlar hakkında bir şey söylemeniz gerekirse: "Allah'ım! Bize reva gördüklerim sen de onlara reva gör deyiniz."
Hadisin Kaynağı: Bu hadisi İbnu'l-Esir'in, en-Nihaye fi Ğaribi'l-Hadis'inden başka bir yerde görmedim. Bu hadisi, İbn Amr'dan nakletmiştir. İbnu Ömer (r.a.) hadisine gelince, onu şeyh İsmail el-Aclûnî Keşfu'l-Hafâ, I, 456'da diğer bir lafızla nakletmiştir ve orada müellifin delil göstermek üzere zikrettiği ifâde de yoktur.

Allah en iyi bilendir... 
zilfo is offline  
Digg this Post!Add Post to del.icio.usBookmark Post in TechnoratiFurl this Post!Share on Facebook

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder